Gönderen Konu: Dağ Şöleni [13 Kasım 2006]  (Okunma sayısı 1931 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Cσ∂єx

  • Site Sahibi
  • *
  • İleti: 7.083
  • Cinsiyet: Bay
  • Sus(muş)!...
    • Kalbim
Dağ Şöleni [13 Kasım 2006]
« : 13 Kasım 2006, 00:06:13 Pzt »
DAĞ ŞÖLENİ

-I-

Aşağıdan bakınca sonsuzluktan göğe uzanmış bir nokta gibi görünüyordu zirve. "Oraya kadar yürüyerek mi çıkacağız?", diye söylendi gruptan birkaç kişi. "Yalnızca yürümeyeceğiz, zaman zaman tırmanacağız da arkadaşlar", oldu rehberin yanıtı, "kendine güvenmeyenler lütfen burada kalsınlar. Yerel rehberlerimiz tırmanmak istemeyenler için güzel bir çevre turu planlıyorlar. Alışverişe gidebilir, çevre köyleri ziyaret edebilirsiniz. Ayrıca kimse kaygılanmasın, turistler için meydanda sembolik şölen düzenleniyor her Pazartesi günü. Haydi bakalım, beni seven arkamdan gelsin!".

Kimse gruptan ayrılmak istemedi. Rehberin önderliğinde dağa çıkan yoldan üçer – beşer kişilik küçük gruplar halinde uzun yürüyüş başladı... Bu küçük gruplardan her biri, kendine özgü bir yürüme temposu tutturmuştu. Aralarında olunca nasıl göründüğü hakkında bir fikri yoktu hiç birinin ama yukarıdan izlendiğinde tıpkı öbek öbek elmaslar taşıyan dev bir tırtılı andırıyorlardı.

Tırtılın en başında rehber ve onun temposuna ayak uydurabilen, bacak kasları diğerlerine oranla daha gelişmiş kişiler yer alıyordu. Sonra giderek daha güçsüz olanların grupları birbirini takip ediyordu. En sonda sadece iki kişi vardı: Sevil ve ona eşlik eden yardımcı rehberlerden bir tanesi...

Az ileride yol almakta olan arkadaşları Sevil'e seslenip duruyor, onu daha gayretli yürümesi için ikna etmeye çalışıyorlardı. Sevil ise yanından ayrılmayan rehberi ilerlemesi, kendisini yalnız bırakması için ikna etmeye uğraşıyordu. Çevrelerini saran manzaradan büyülenmiş, adeta rüyada gibi hissediyordu kendini ve tanımadığı bir görevliyle paylaşmak, onun tarafından sürekli lafa tutulmak istemiyor, adamın her fırsatta kolunu, yeleğini çekiştirip durmasından rahatsız oluyordu. Sanki onun gardiyanlığı olmasa, tek ve biricik olan zirveye ulaşamayacaktı. "Ne yapıp yapmalı, bu adamdan kurtulmalı," diye düşünüyordu.

Yaklaşık bir buçuk saat kadar sonra bir dere çıktı karşılarına. Grubun önde yürüyenleri çoktan suyun karşıdaki kenarına serilmiş, dinlenmeye çalışıyordu. Derenin beri yanında ise aralarındaki tek yaşlı çift, kadın yerde, adam hemen onun yanında, dizlerinin üzerine çökmüş, elinde hanımının eli, şefkatle gözlerinin içine bakıyorken az ötede rehberle ona yardımcı olan iki kişi sedye hazırlamaya çalışıyordu. Kadın dereyi geçmeye çalışırken daha ilk hamlesinde düşmüş, ayağını kırmıştı.

Yaşlı kadını sedyeye yatırdılar ve iki yardımcı rehberin ve kocasının eşliğinde geldikleri yöne geri dönüş yapıp uzaklaştılar. Sevil, arkalarından bakarken, yaşlı kadın için üzülüyor, kendi adına ise seviniyordu. Yardımcı rehberden kurtulmuştu!

Mola bittikten sonra herkes yine yola koyuldu. Çok geçmeden az önceki düzen kendiliğinden, yeni baştan oluştu. Sevil kasıtlı olarak oyalanabildiği kadar oyalandı yola çıkmak için ve harekete geçtiğinde insanlar çoktan küçülmüş, zar zor seçilir olmuşlardı. İlerledikçe daralan yolu sarmalayan bitki örtüsünün büyüsüne teslim oldu. Yükseldikçe boyu küçülen ağaçların taç yaprakları görüşü daha çok zorlaştırdı ve giderek önce göz alan giysilerin, sırt çantalarının renkleri, sonra da ayak sesleri uzaklaşıp yok oldu...

Arkadaşları, Sevil'in ayağı kırılan yaşlı kadınla birlikte geri döndüğünü sanıyordu. Güneş battıktan iki saat sonra tepeye varmışlardı bile. Orada kendilerini bekleyen büyük bir kalabalık tarafından karşılandılar. Bu kalabalık, sisli dağın köylüleriydi. Hepsinin üzerinde, günümüzde folklorik kıyafet olarak bildiğimiz, son derece ilginç giysiler vardı. Kadınların başındaki altın tepelikler, oyalı yemenilerini süslüyor, bellerine bağladıkları kuşaklar alev alev parlıyordu. Erkekler de işlemeli cepkenleriyle tam bir folklor ekibini andırıyorlardı. Turist çekmek için bunca ayrıntıyı düşünmüş olan köylüleri biraz ilgiyle, biraz da yadırgayarak inceliyordu yürüyüş grubu. Elleri kınalı genç kızlar testilerle su dağıtırken rehber de gruba manzarayı seyretmelerini önerdi. Ziyaretçiler dağın tepesinden çepeçevre dünyayı görebileceklerini düşünmüşlerdi ama yanıldıklarını işte o zaman anladılar. Dünya sislerin altında kaybolmuştu... Rehber, büyülenmiş gözlerle etrafın seyrine dalmış grubu izlerken, bulunduğu konumdan dolayı kendiyle gurur duyuyor, içten içe keyifleniyordu...

Az sonra hava iyiden iyiye kararacaktı. Hemen döşekler serildi, ateşten yemekler indirildi, sofra kuruldu...

-II-

Sık çalılar arasında yolunu bulmaya çalışıyordu. Uzun ve zorlu yürüyüşten yorgun düştüğü için kendine yerde bulduğu kalınca bir dal parçasını değnek yapmıştı. İzlemeye çalıştığı patika zaman zaman irili ufaklı taşlarla, kaya parçalarıyla bölünüyor, sonra yine devam ederken, yer yer genişliyordu. Genişlediği zamanlar dizlerini kırmadan, kamburunu çıkartmadan, başı dik devam edebiliyordu yoluna genç kadın. Böyle zamanlarda etrafını inceleyebiliyor, pırıl pırıl dağ havasının serin huzurunu çekiyordu içine.

Yine başı dik yürüyebildiği bir anda ansızın karşısına bir kurt çıktı. Beyaz yüzü, delici bakışları ve sivri dişleri arasında görünen kırmızı dili dehşete düşürdü kadını. Tam ne yapacağını düşünmeye çalışırken birdenbire istem dışı bir atılımla değneğini sertçe yere vurdu ve: "Git!", diye tısladı karşısına dikilmiş kurda. Bunun üzerine kurt usulca yolun kenarına doğru bir yay çizerek kadının arkasına dolandı. Yavaşça yaklaşarak burnunu baldırına değdirdi. Korkudan tir tir titremeye başlamıştı kadın. Kurdun temasıyla aniden arkasına döndü ve hızla değneğini toprağa vurmaya devam etti. Bir yandan avazı çıktığı kadar bağırıyordu: "Git! Git! Git!" Kurt sessizce uzaklaştı yanından.

Kadın derin derin soluklandıktan sonra hala titreyen dizlerine aldırmaksızın yoluna devam etti. Sık sık arkasına bakıyor ve her defasında belli belirsiz bir kıpırtı hissediyordu ama bunu hissettiği anda hemen yine önüne dönüyor ve korkudan hayal gördüğüne inandırmaya çalışıyordu kendini. Oysa kurt vazgeçmemiş, kadını izlemeyi sürdürüyordu.

Uzunca bir süre tırmandıktan sonra güneşin alçalmaya durmasıyla etrafını saran orman yeşili, ağır ağır bakır rengine, sonra da önce ince bir tabaka olarak alçalan ve giderek yoğunlaşan sisin içine doğru ilerledikçe çivit mavisine büründü. Belli ki güneşi pek çok yerden daha geç uğurlayan bir yükseklikteydi...

Sevil bunları düşünürken minik bir düzlüğe vardı. Düzlüğün yüzeyindeki ince otlar sanki: "Gel, uzan" diyor gibiydi. İlerideki ağaca yöneldi ve uzanmak değil de biraz oturup dinlenmek ve belki yanında taşıyıp durduğu azığını yemek istiyordu. Güneş batmadan tepeye ulaşamayacağına artık iyice inandırmıştı kendini. Sırtını ağaca yasladı ve çantasından azığını çıkarttı. İki tane kocaman peynirli sandviç vardı çıkınında. Birini aldı ve yemeye başladı. O sırada ilerideki patikanın kenarından bir kıpırtı duyuldu. Kurt geldi diye hemen toparlandı. Tam ayağa kalkmak üzereydi ki bir anda çalıların arasından uzun tüylü, güleç yüzlü bir tilki çıkıverdi.

Meraklı bakışlarıyla kadının etrafında dönen tilki, bir anda peynirin kokusunu almış olmalı ki gözlerini yarısı yenmiş sandviçe odaklayıp kaldı. Genç kadın bu sevimli tilkinin en az kendisi kadar aç olduğunu fark edince hemen çıkındaki diğer sandviçini onunla paylaşmaya karar verdi. Tilki yanına yaklaşmadığı için sandviçi biraz ötesine bırakıp yine ağacın dibindeki yerine oturdu. Az sonra tilki kendisine verilen sandviçi kapmış, dilini şapırdata şapırdata yiyordu.

Karnı doyduktan sonra kadının az ötesine oturdu ve onu izlemeye başladı. "Sanki çoban köpeği..." diye geçirdi içinden genç kadın. Tilkiyle aralarında oluşan sessiz dostluk ona biraz cesaret verdi ve ona duyduğu güvenle oracıkta uzanıp uykuya daldı.

Kurt hala pusudaydı. Kadının uykuya yatmasını fırsat bilmiş, usul adımlarla yerde uzanmış avına doğru yaklaşıyordu. Aniden bir karaltı kurdun üzerine atladı. Tilki atağa geçmişti...

-III-

Tepedeki köyün insanları gelen konukları ağırladıktan sonra etrafa sessizlik çöktü. "Bizim armağanımız bu yıl da gelmemiş!", diye iç geçirdi köy adamlarından biri. Bir anda ziyaretçiler suçlayan gözlerini rehbere diktiler. Grubun rehberi onlara dönerek kendilerini sakinleştirecek bir açıklama yaptı: "Merak etmeyin arkadaşlar, armağan isterler ama armağanın ne olduğunu hiç söylemezler. Bugüne kadar ne armağanlar getirdik kendilerine ama onlar yine de "Armağan yok!" diye hayıflandılar. Bunun bir tür gelenek olduğuna inandım ben artık."

Uyku tulumlarının içinde yıldızları seyrederek uykuya dalmıştı yürüyüş grubu. Aşağılarda bir yerlerde, sis perdesinin öteki tarafında veya belki de tam içinde yıldızları göremeyen biri daha vardı...

-IV-

Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerini açtığında burnuna yoğun bir kokunun geldiğini fark etti. Kalktı ve etrafına bakındı. Tilki gitmişti. Kalkıp toparlandı ve sırt çantasını yüklenip patikaya çıktı. Çalıların orada garip bir şey gördü ve merakına yenik düşüp ne olduğunu anlamak için eğilip uzandı. Öne çektiği şeyin dünkü tilkiden geriye kalan post olduğunu anlayınca göz yaşlarına engel olamadı. Tilki, gün boyunca kendisini takip eden kurda kendi canını kurban etmişti... Zavallıdan geriye paramparça bir post parçası kalmıştı. Acaba tilkiyi değil de kurdu sandviçleriyle doyurmuş olsaydı, kurt bununla yetinir, tilkinin canı kurtulur muydu?

Kanlı postu öylece yerde bırakmak gelmedi içinden ve yayına aldı, yola postuyla/dostuyla devam etti. Güneş henüz yükselmemiş, ormana hakim çivit rengi hala yeşile dönmemişti. Uzunca bir süre hiç mola vermeden yoluna devam etti ve bir dere çıktı karşısına. Susuzluğunu giderdikten sonra matarasını da doldurdu ve açlığı su dolu midesinde kendini belli ettiğinde, yola devam etmek için acele etmesi gerektiğini anladı. Yanında başka yiyecek kalmamıştı ve tepeye, dağdaki köye varana kadar sabretmesi gerekiyordu. Tam toparlanıyorken sırt çantasına bağladığı post yere düştü ve eğilip alacağı sırada üzerinde kurumuş olan kanı temizlemeye karar verdi. Çantasından çakısını çıkarttı ve postun orasından burasından sarkan deri parçalarını, kurdun nedense yemeyip bıraktığı minik sinir ve et parçalarını sıyırmaya çalıştı elinden geldiğince, sonra postu dereye sokup yıkamaya koyuldu.

Çakıyla yeterince temizleyemediği yerleri evine döndüğünde daha keskin bir bıçakla halledecekti. Ne var ki o sarkan minik et kıymıklarından birine aniden bir balık asılıverdi. Sevil hiç düşünmeden hızla atıldı ve balığı hiç ummadığı bir çeviklikle yakaladı. Sevimli tilki ona son bir dostluk yapmış ve bu koca balıkla ödüllendirmişti...

Sevil balığını hemen ateş yakıp pişirebilirdi ama köye ulaşırken başka zorluklarla karşılaşabileceğini, yolunu istemeden uzatabileceğini düşünerek bundan vazgeçti. Balığı tertemiz yıkadığı postun içine sarıp yine sırt çantasına bağladı ve yoluna devam etti. Yaklaşık bir saat sonra sis yavaş yavaş azalmaya, yol giderek genişlemeye başladı. Köye varması an meselesiydi.

-V-

Sabahı güneşin pırıltılarıyla karşıladı yürüyüş grubu. Köyün insanları çoktan uyanmış, ateşler yakılmış, koca kazanlarda süt, keşkek, helvalar hazırlanıyor, güveçler toprağa gömülmüş, ağaç yayıklarda ayranlar hazırlanıyordu. Az daha uyusalar, şölen hazırlıklarını kaçıracaklardı. Hemen toparlanıp uyku tulumlarını kaldırdılar ve köylülerin neşesine karıştılar.

"Heeeyyyyyyyyttttttttt! Armağan gelmiştir! Kürklü balık gelmiştirrrrrr!"

Köy adamlarından birinin narası duyulana kadar hummalı hazırlık çalışmaları sürüyordu. O anda, tam da o naranın geldiği anda birden herkes taş gibi dondu kaldı. Sonra nara atan ses kendini tekrar edince bir anda bütün köy halkı çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Kınalı kızlar ağlıyor, yaşlı kadınlar dua ediyorlardı. Köyün adamlarından bazıları ateşi coştururken diğerleri ise köy yoluna doğru koşmaya başlamışlardı.

Rehber neye uğradığını şaşırmış halde gruptaki insanlara ne diyeceğini düşünüyor, kafasında herhangi bir açıklama bulamadıkça sinirleniyor, sürekli alnını ovuşturuyordu. Yürüyüş grubu ise şaşkın şaşkın olan biteni izliyordu. Derken köyün adamları, aralarında Sevil ile birlikte herkesin toplandığı köy meydanına geldiler. Sevil'i görünce hafif bir çığlık da yürüyüş grubundaki arkadaşlarından duyuldu.

Köyün yaşlısı ortaya çıktı ve: "Armağanın ne olduğunu sordunuz bunca zamandır. Biz ise söylemedik. Söyleyebilecek durumda olsaydık söylerdik ama değildik...", dedi ve bu son sözcükleri söylerken gözlerine doluşan yaşları silmek için ve sesinin titremesine engel olmak için bir süre sessiz kaldı. Daha sonra sözüne, daha yüksek sesle devam etti: "Biz değil ama armağanı getiren kişi diyecektir ne olduğunu. Söyle bize, bu kürk ve içine sardığın balık sana ne anlatıyor?"

Bunun üzerine bir el hafifçe Selin'in omzuna dokundu ve o anda ortada konuşmakta olan köylünün yanına çıkması gerektiğini anladı. Çevresindeki insanlara bakarken aklından diyeceklerini geçiriyordu. Bir anda önceki günden beri yapmış olduğu yolculuk boyunca yaşadığı serüvenleri adım adım izlediklerini ve her şeyi zaten bildiklerini hissetti ve bu beklenen açıklamanın, yolculuğun tekrarı değil, özü olması gerektiğini anladı. Yaptığı açıklama kısa bir cümleden ibaret oldu o yüzden.

Önce sevimli tilkinin postunu aldı eline ve çevresindekilere gösterdi: "Dostluğun anlamını öğrendim", dedi ve ardından balığı göstererek devam etti, "ve yarınlara güven duymak istediğim zaman karşımda dostun yüzünü gördüm", diyerek usulca her ikisini yine yerdeki kilimin üzerine bıraktı.

Yürüyüş grubundan kimse Sevil'in sözlerinden bir şey anlamamıştı ama az sonra köyün adamı onlara her şeyi anlatacak, efsane gözlerinin önünde yaşanacaktı...

"Bundan doksan beş yıl önce köyümüzün çevresini saran, bizi dünyadan ayıran sis, kalplerimizi beyinlerimizden ayırmış, göremediğimiz, duyamadığımız kalplerimiz susmuş, renkleri solmuş, her biri kan kaybetmiş, kurumuştu... Her ocak diğerine küsmüş, herkes herkesin kanlısı olmuştu. Kimse ekine gitmiyor, kimse davarı gütmüyordu. Tek düşünülen şey hainlikti, pusu kurmaktı, yok etmekti. Derken köye kıtlık geldi... Düşmanlığın ve nefretin doruklara vardığı bir sırada köyümüz sarsılmış, etraf sise durmuş, karanlık ve aydınlık anlaşılamaz olmuştu. Her ocak kendi çıkınını dürüp yola çıktı ve köyümüz boşaldı. Ayrı ayrı yönlerde düştüğümüz yollar boyunca yorulup uykuya yatıyor, hep aynı rüyayı görüyor, sonra gözlerimizi açınca kendimizi yine köyümüzde, sislerin içinde buluyorduk. Rüyamızda ne gördüğümüze gelince... Pırıl pırıl güneşli bir günde bir yiğit bize ihtiyacımız olan armağanı, kendimizde arayıp bulmayı bir türlü beceremediğimiz dostluğu getiriyor ve her yer bahar oluyordu. Giderek gördüğümüz bu rüyaya kendimizi inandırmaya başladık ve köyümüzü saran sis alçalarak bizi güneşe kavuşturdu. Artık köyümüz aydınlık, kalplerimiz de aydınlık ama sadece rüya gördüğümüz müddetçe ve biz, köy halkı rüyadayız halihazırda..."

Yürüyüş grubundakilerin hâlâ gözleri bomboş bakıyordu. Anlamamışlardı her şeye rağmen öyküyü ve şaşkın şaşkın bir köyün adamına, bir Sevil'e, bir rehberlerine bakıyorlardı. Sevil ise anlamıştı... Köyün ihtiyarı doksan beş yıl önce de yine aynı köyün aynı ihtiyarıydı ve kınalı kızlar ellerine bu kınaları doksan beş yıl önce yakmışlardı. Doksan beş yıl...

-VI-

Her efsanede olduğu gibi bu defa da kahramanın bir erkek olması gerekiyordu. Bu nedenle köyün en iri yarı delikanlısı, hala kilimin üstünde duran kürklü balığı aldı ve sislerin içinde kaybolana kadar koşmaya devam etti. Uzunca bir süre bekledikten sonra onu yeniden gördüler. Kürklü balık elinde, salına salına köy meydanına geldi. Elindekini olduğu gibi ateşe attı. Alevler içinde yanan armağan küllere karışmadan delikanlı da atladı ve atladığı anda gözden kayboldu. Onun ardından bütün köy halkı birbiri ardınca ateşe atladılar. Atlayan her kınalı kız, her yaşlı kadın, her köy adamı alevlerin içinde kaybolup gidiyordu.

Yürüyüş grubundakiler dehşete kapılmış, nefeslerini tutmuş, olanı biteni izliyorlardı. Sevil'in gözlerinden bir damla yaş aktı. Dostu kendisini kurtardıktan sonra bu köyün insanlarını da kurtarmıştı...

Köyün insanları buharlaşıp gittikten sonra yürüyüş grubu yalnız kaldı; hayranlıkla seyrine doyamadıkları güzelim köy kulübeleri kararmaya, yakılan ateşler sönmeye, yayıklar, kazanlar, güveçler yok olmaya başladı.

Uyku tulumları sıkıca bağlanıp sırtlara yüklendikten sonra geri dönüş hazırlıkları da tamamlanmış oldu. Önceki günden artan sandviçleri paylaşıp karınlarını biraz olsun doyurdular ve yola koyuldular. Tam tepenin yamaçlarına vardıklarında önceki gün ve ondan önceki doksan beş yıl boyunca havada süzülüp duran sis tabakasının kalktığını, zümrüt yeşili vadinin içinden geçen nehri gördüler. Yokuş aşağı yürüyecekleri yolu yarım günde aşacaklarından emin ve mutlu olarak adımlarını hızlandırdılar.

Sonraki yıl Tahtalı Dağa gidilecekti. Grup neşe içinde gelecek yılın heyecanını yaşamaya başlamıştı. Sevil içinden: "Acaba ayağını kıran ihtiyar ve eşi yine bize katılır mı?" diye geçiriyordu, biraz da utanarak...

09/05/2003


ZERRİN OKTAY



Paylaşımından dolayı FlySmoker'a teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Özgür'lük! Daha iyi anlıyorum artık seni :)

İsyan etme gökyüzü, benim kadar ağlayamazsın.