Bilesin ki sevgili, yorgun kuşlar getirecek sonsuza dek sana yazdığım sevda şiirlerini
Bir masal atı olacak aşk, ne gecenin ayazı, ne de zaman aşındıramayacak dizginlerini
Kayıp ülke olacak mutluluk, her adımda sonsuzluğa taşıyacağız biz kutsal düşlerimizi
O yangının aleviyle, o gönlümüzdeki ölümsüz aşkla fısıldayacağız birbirimizi sevdiğimizi

Avucumuzda güneşi özleyen düşlerin ıslanmış biletiyle şafak düşürürüz günlerin yaman ağrılarına, aralık bırakılmış bir kapıdan girebilmek için. Bir gülümseyiş ağrısıdır görmek istediğimiz, ya da unutulmuş bir merhaba. Kayıp yıldızlara yüklediğimiz şiirlerle koşmak isteriz yaşamaya, ardımızda bir toz bulutu bırakarak. An’lar düşleri beslerken, anılar üşüyen göğsümüzden düşerken garip bir bekleyiş masalıdır ruhumuzdaki keskin bıçak, kıpırdadıkça doğrar döşümüzü, seven yüreğimizi içten içe kanatarak.

Yolcusuz bir liman meyhanesine uğramak vardı şimdi seninle, yokluğunu sorgulamak için, bu dünyanın anlamsız demine isyan şerefine, yarıya getirilmiş iki kadehle. Sen dudaklarında büyüyen üzüm bağlarıyla gözlerime odaklanıp, ben ellerimdeki coşkulu birikimlerin asasıyla bedenine sokulmak isterdim. Söylemeyi unuttuğumuz tüm sıkıntıları bir başka masaya yığıp gönlünün halatlarını şafağa kadar çözmek isterdim.

O mağrur başkaldırılarıyla sendelediğimiz bu aşk sarhoşluğunun gölgesine gecenin ayazı vurmalıydı, biz sıvaları dökülmüş bir odaya kendimizi atarken. Soğuktan üşümüş perdelerin işlemelerine parmakların dokunmalıydı, gecenin kara desenli umutlarından bulut hıçkırıklı ağlayışlarını sağarken. Umarsız bir yakarının slüetine dönmeliydin sonra yüzünü ve yüzüstü öpüşmelerin aleviyle yakmalıydık aşkın üşümüş sobasını.

O miadı çoktan eskimiş masallardan mutlu sonlar getirmeliydi bir derviş, biz birbirimizi yeniden içerken aykırı bir yatakta. Dumurlarla istiflenmiş sancıların ve aldatılarla katlanmış yaşanmamışlıkların toprak testisinden bir yudum su alarak dudağına bir çağlayan misali dökülmeliydin yeniden ruhuma. Her yudumda hayat, her yutkunuşta yaşamak ve her sana sarılışta mükâfatım olmalıydın, dosta düşmana inat. Saçlarındaki gün kırıklarını gezinmeliydi ellerim, gövdendeki sancılı iklimleri silmeliydim dokunuşlarınla ve bu mutluluk ateşiyle yine aşk, yine özlem kokmalıydık seninle.

Her koku yaşamla mayalanan ve hayatla harmanlanan bir yaşam iksiri, her korku kendi mihmanını ağırlamaktan korkan bir dökülüşün zinciridir unutma! Aşkın o efsunlu derinliklerinden sana binlerce çiçek derip, gönlünün kilometrelerce sonsuzluğuna tohumlarını serpmeni isterdim. Sana korkularından bir demet ver desem ve o korkuların surlarından birlikte uzaklara bakalım desem, istemezdin. Bu düş ufkunda hangi koku seni bana anımsatırsa, ben o meçhul korkularla gözü kapalı giderim savaş meydanlarına.

Unutma gül bakışlı, çürümüş bir gövdenin içinde de geçer zaman ve o zaman tuşlarında kendinden kaçmakla başlar hazan. Bir yakamoz ışıltısıydı varlığın ve ben aynı denizlerden topladığım ağlarla dönüyorum geriye, seni düşünüş olsun cezam. Kıyımlara bölünen gönlümün pazarlarında başladı mezat, senli yangınların uzak ormanlarında adın şimdilik kaçak. Oysa yanık yüreğimin sayfalarına aşkı yazmak istemiştim, şimdi, kalemim şah, düşünüşlerim mat.

O yorgun gemilerdir bizi aşkın molalarına, mutluluğun kollarına taşıyan. Biz o sihirli gülüşlerin hiç susmadığı adalarda güneşe yüzümüzü sunarken, gün ışıklarıyla yüzümüzü yıkarken ve mutluluğun sedirlerinde kahkahayla zıplarken hiç bilmediğimiz, gönlümüzden hiç silmediğimiz bir düşünüşün kristal tozları kaybolur avuçlarımızda. Andır yaşanılan ve onlardır sonsuza dek unutulmayan. Her sevi kendini saran bir yangın alevidir ve biz o çelişkili ve doyumsuz sevilerin mutluluk havarileriyiz sadece!

Notalardan çıkardığımız savunmasız iklimler ve hercai mevsimler yarım kalmış sevgilerin avuç içlerinde kanar. Direncimizi kemiren kınalı şiirlerimizle küçük teknelerle yolculuğa çıkarız, er sabahlarda. Oysa hepimizin içindeki gizli uhde üşümüşlüğümüzü giderecek gizli bir eldir ve bunun içindir yaşamın divit uçlu kalemiyle mavi denizlere yelken açmamız, bundandır yorgun ve terli gecelerde kendimize sarılarak ağlamamız.

Ebedi yalnızlıkların o elim sularında her sabah mutluluğun ışıltılarıyla yıkarız yüzümüzü, kâğıttan gemiler gelir geçer ufkumuzun bomboş sahillerinden, vakit zemheri, anlardan hüzündür. Her çırpınış ve yüreğimizdeki yakarı/ş bizi bize bağlayan yosunlu halatlar gibidir anlayacağın, gönlümüzün kamarasına üşümüş güneşin ışıkları düşer, gövdemizdeki hüzünler gecelerin yer yatağını toplayarak yüzümüze gülümser.

Selahattin Yetgin

1 YORUM

  1. raslantı sınucun da gördüm ve okumaya başaldım ve beyen dim duygusal günümdü sanırım bu gün ve yorum yapmak istedim güzel içli bir yazı kaleme alınmış…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here