Gönderen Konu: BURAK KUT  (Okunma sayısı 6388 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Gregor Sarsaryan

  • Forum Delisi
  • *
  • İleti: 505
  • Cinsiyet: Bay
BURAK KUT
« : 25 Kasım 2008, 22:48:01 Sal »



Nereden geldim, nerelere gideceğim


Kariyerini bir anda durdurup diğer pop şarkıcılarından farklı bir yol izleyen Burak Kut, 2007'de sahalara döndü. Ve şimdi nereden gelip nerelere gideceğini daha iyi biliyor








Burak Kut'un Arnavutköy'ün göbeğindeki eski ama güzel apartmanının kapısındayız. Ağustosun en sıcak ve nemli günlerinden biri. Kut en üst katta oturuyor ve asansör yok. Nefes nefese son kata vardığımızda içten bir "Merhaba"yla karşılıyor bizi. Rahat ve sakin bir hali var. Kendinin yeterince farkında olan ve şimdiye kadar çok fazla insanla tanışıp iletişim kurmuş birinin rahatlığı bu. Açık mutfağın yer aldığı salona giriyoruz. Klima çalışıyor. Kut iyi bir ev sahibi olarak hemen su ikram ediyor bize (birazdan göreceğiz ki, banyoda da özenle katlanmış küçük misafir havluları var). Ev tertemiz ama bunun sorumlusu o değil, eve gelen 'abla'. Zaten mutfakta yemek yapmadığının ipuçlarını veren iki şey var: 1- Buzdolabının üstündeki cafe/büfe magnetleri. 2- Tezgahın, fırının tertemiz olması.




     




      Salonda ilk dikkati çeken şey, siyah bir piyano. Tabii ki (her müzisyenin vazgeçilmezi) bir playstation, televizyonun hemen altında duruyor. Masada tütsüler, bir tespih ve en üstte Salvador Dali: Bir Dahinin Güncesi'nin durduğu kitaplar var. Büfede bir MTV ödülü dikkat çekiyor. "Bu nedir?" diyorum. "Bak yakından," diyor. MTV'nin 1994'te Kut'a verdiği Local Hero ödülü. Şaşırıyorum. "Sana mı verilmişti bu ödül?" diye sorunca gülüyor. Gülüşünde durumla alay eden bir taraf da var. "Evet ama çağıran falan olmadı, mektupla haber verip kutladılar."



Fotoğraf çekimi başladığında -her ne kadar uzun sürmesini istemese de- ne denilirse yapıyor (yere oturmak da dahil). Evin bir odası stüdyo, tabii ki orada da çekim yapacağız. Bilgisayarlarını açıyor. Bilgisayarlardan birinin wallpaper'ı puslu gri bir hava, gri bir deniz ve gri bir iskeleden oluşan bir manzara resmi. "İnsanların wallpaper'ları kişiliğiyle ilgili ipuçları verirmiş," dediğimde teatral ve komik bir ses tonuyla "Yallnızlarr rıhtımııı!" diyor. Sonra da diğer bilgisayarı gösterip "E peki buna ne diyeceksin o zaman?" diye soruyor. Ekranda smiley'ler var. Beş-altı tane asık suratlı mavi smiley'nin arasında gülen tek bir sarı smiley. "Sarı benim," diyor. "Diğerlerinin arasında kalmışım."



Bundan bir-iki yıl öncesinde hiç şüphe yok ki Burak Kut "mavi"ydi. Tahminlerinizin ötesinde bir şaşaadan (oraya geleceğiz) çıkıp çok uzun süren derin bir sessizliğe gömülmüştü. Tam da bu sebeple Kut, pop şarkıcıları arasında hikayesi en ilginç olan isimdi. Pop müziğin patladığı 90'larda beraber yola çıktığı meslektaşlarının hiçbiri gibi olmadı onun hayatı. Tarkan, Kenan Doğulu, Mustafa Sandal istikrarlı bir çizgide, bu dünyadan uzaklaşmayarak 2000'lere kadar gelirken o kariyerini beklemeye almayı tercih etti. "Tercih" diyorum çünkü onunla konuştuktan sonra bunun bir tercih olduğunu anlıyorum. Belki dışarıdan şöyle bir portre gözüküyor olabilir: Burak Kut askere gitti, döndüğünde bir albüm yaptı, tutmadı, o da küstü ve uzun bir süre ortaya çıkmadı. Gelin hikayenin detaylarına girelim ve gerçekten böyle miymiş görelim...



Yıl 1994... Daha sonradan Bebeto lakabını alacak olan bebek yüzlü bir çocuk pop müziğin çok yeni yükselişe geçtiği bir dönemde ilk albümü Benimle Oynama/Çılgınım'ı yayınlıyor. Henüz 20 yaşında. Birincilikle girdiği İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nde şan, flüt ve piyano eğitimi almış. Albümünden önce ailesinin pek istememesine rağmen barlarda şarkı söylemeye başlamış. ("Asi ruhlu bir çocuktum, ailemin beni dizginlemesine rağmen basar giderdim.") Onunki 'Regata dönemi'. Bakırköy tarafında oturduğu için Ataköy'e ve tabii o zamanın en ünlü canlı müzik mekanlarından Regata'ya gidiyor. Ve arkadaşlarıyla beraber müzik yapıyor. Bir-iki sene içinde de Peker Müzik'ten ilk albümünü yayınlıyor. Sonrası kimilerimizin hatırladığı üzere inanılmaz bir patlama. Albüm bir milyon satıyor, 300'e yakın konser veriyor ve hemen bir yıl sonra da ikinci albümü Nereden Geldim Nerelere Gideceğim'i çıkarıyor. Bu albümün en ünlü şarkısı (klibi de bir fenomen olan) "Yaşandı Bitti". İlk defa bir pop şarkıcısı yurtdışında klip çekiyor (İlk klip "Nereden Geldim" Londra'da, "Yaşandı Bitti" ise New York'ta). Neredeyse her gün gazetelerde hakkında bir haber çıkıyor (kimi zaman kariyeriyle, kimi zaman Meltem Cumbul'la ya da Demet Şener'le yaşadığı ilişkiler nedeniyle).



Bu dönemde 100 kişilik senfoni orkestrası ve Sarah Brightman'la sahneye çıkıyor, Notre Dame'ın Kamburu'nun müziklerini seslendiriyor, Yunanlı şarkıcı Sakis Rouvas ile düet yapıyor, Kıbrıs-Yeşil Hat'ta verdikleri konser nedeniyle Abdi İpekçi Barış Ödülü'ne layık görülüyorlar ve bu çalışma sonrası CNN World Kut'la bir röportaj yapıyor. O artık bir popstar ve yüz binlerce hayranı onun posterini duvara asıyor.



Burak Kut, ilk albümünü yayınladığı dönemlerde Ataköy'de bir eve taşınmış. Her gün apartman kapısında onlarca genç kız... Kut, camın yanına yaklaşıp kendini göstermeden elini camdan çıkardığında aşağıda kıyamet koparmış. Çığlıklar, haykırışlar. Elini geri çekermiş, çığlıklar kesilirmiş. Tekrar uzatırmış, çığlıklar. Bir içeri, bir dışarı. Evde ahizeyi kaldırdığında saatlerce hat alamadığını (her açışında biri "Alo Burak?" diyormuş), evden kaçıp kapısında bekleyen ve "Benim çıkmam lazım," diye göndermeye çalıştığında "Sen çık, ben seni beklerim," diyen kızları, kocaman müstakil evini, ilk konserinde izdihamdan sahnenin çökmesini, maddi anlamda nerelere ulaştığını anlatırken üzerinde hiç mi hiç 'Öhöm' kabarması yok Kut'un. Bunları sanki başka birinin hayatını anlatıyormuşçasına sakin, biraz alaycı ve uzaktan anlatıyor. Bu sebeple de geçmişiyle övünmek gibi tınlamıyor sözleri. Onunki daha ziyade bu hayattan büyük dersler çıkarmış birinin sözleri gibi.



Burak Kut'un mutfağındaki masada oturuyoruz. Ortada iki büyük defter var. Biri, 2001 yılında bir hayranı tarafından gönderilen, o durgun dönemden çıkmasını (bir nevi gaza gelmesini) sağlamak için hazırlanan ve içinde gazete kupürlerinin, fotoğrafların yer aldığı kocaman bir defter. Sayfaları çevirirken -o döneme şahit olmama rağmen- Burak Kut'un popülaritesinin bu boyutlarda olduğunun farkına varmadığımı anlıyorum. Yüzlerce haber, dedikodu, poster, 'Bir ilah doğuyor' başlıklı dergi kapakları... Sadece bir gazete kupürü o dönem Kut'un basının elinde ne ölçüde yoğrulduğunu anlatmaya yetecektir sanırım:



Burak Kut, kendini kopyalatıyor!
Pop müziğin ünlü ismi Burak Kut, İskoçyalı bilim adamlarının yardımıyla kendisinden bir tane daha yaratacak. Bu, dünyadaki ilk insan kopyalama işlemi olacak.


Habere işaret ediyorum. Kahkahalarla gülüyor. Diğer defter ise biraz daha romantik. Yine bir hayranı tarafından hazırlanmış. İçinde fotoğraf ve kupürlerin yanı sıra şiirler de var. Öyle şiirler ki, şu anda o kızın medeni halini, nasıl bir tipe dönüştüğünü merak ediyorum. Çünkü yazdıklarına bakılırsa hali o zamanlar 'Ya Burak Kut, ya ölüm.' Bu 'çılgınca' ünü arayıp aramadığını merak ediyorum. Geçmişe bakan biri olmadığını, eskiyi özlemediğini söylüyor. "Sanırım başka bir dönemdi o, 90'lı yıllara hastı. Çünkü öncesinde evlere posteri asılacak çok fazla genç isim yoktu. Biraz onun başlangıcı gibi sayılıyoruz. Özel televizyonun da katkıları oldu. Onun yarattığı bir

etki vardı."


Kut, henüz 35 yaşında. Fakat hayatımıza o kadar erken yaşta girdi ki, sanki bizlerden çok büyük gibi geliyor. Bazen cümlelerine "Gençken..." diye başlıyor. Bir yerden sonra "Sen hala genç değil misin? Niye böyle söylüyorsun?" diye soruyorum. Alışkanlık olmuş. Bir gün bir dizi setine gitmiş. Şimdilerde pek çok dizide jönü oynayan bir adam, Kut'un yanına yaklaşmış ve şöyle demiş: "Abi, çocukluğum senle geçti." Bunu normal karşılıyor. Çünkü o jön gibi pek çok kişinin daha sekiz-dokuz yaşındayken Kut'un posterini duvara astığını biliyor.



O zamanlara baktığında ne görüyorsun?
Güzel zamanlarmış. Tamamına baktığım zamansa hayat hikayemin ilginç olduğunu düşünüyorum.



Diğer meslektaşlarından farklı bir yolda ilerledin.
Evet. Otobanda gidenler oldu, ben patikayı tercih ettim.



Bu kadar büyük satış rakamlarından, başarıdan, şöhretten sonra büyük bir sessizlik var. Neden?
Çok uç noktada başarı yakaladığımı düşünüyorum ama ben şöhret olmak üzere yola çıkmadım. Memur bir ailenin çocuğuyum. Ona nazaran büyük paralar kazandım. Çok sayıda konser verdim. Ve seyircilerle olan ilişkime de bir süre alışamadım. O kadar başlarının üzerinde taşıyorlar ki seni.



Bu insanı sarsıyor mu?
Tabii.

Aslında bu da bir kriz yönetimi değil mi?
Aynen. Benim de çok iyi yönettiğim söylenemez. 20 yaşındaydım. Biraz şöyle oldu. Babamı kaybettim. Şöhret olmadan birkaç sene evvel. Benim şöhret olmamı isteyen kişi oydu aslında. Küçüklük fotoğraflarım vardır. Almış beni, 'Bu çocuk artist olur,' diye, gülerken, somurturken fotoğraflarımı çektirmişler. O göremedi bu hayatı ve ben gördüm. O bir kırılma noktasıydı. Kendi hayatımı kurmaya, bunu da müzikle yapmaya çalışıyordum. Çok hızlı gelişti her şey. Durup kendime bakacak zamanım hiç olmadı. Albüm çıktı, bir milyon kopya sattı. Müthiş tepkiler aldı. Beğenildiğimi, kızların laf atmalarıyla veya kolumdan tutup çekmeleriyle anladım. Öyle bir düşkünlüğüm yoktu. Haliyle bir süre sonra şöyle düşünüyorsun, 'Kayıtsız şartsız, Türkiye'de yaşayan herkes beni seviyor.' O zaman hakkımda olumsuz bir haber çıktığında evden çıkmak istemezdim. Memlekette yaşayan her insanın, ya da dünya üzerindeki her Türk'ün bunu okuduğunu ve bana kötü gözle bakacağını falan düşünürdüm. Tabii bunlara uyanma sürecini geçirdikten sonra popülerliği daha iyi kavramaya başlıyorsun.



Uyanmana sebep olan bir an hatırlıyor musun?
Bir gün yıllar evvel çekilmiş bir televizyon programının bantını getirdi bir arkadaşım. Oyuncak bebek gibiyim, şöyle bir şey söylüyorum masum masum, 'Bir gün inşallah para kazanırsam şöyle bir araba almak istiyorum, evimde bilardo masası olsun istiyorum...' O an farkına vardım ki, bunların hepsini yapmışım. 'E ben hayallerimi gerçekleştirdim, şimdi ne olacak?' Sahip olduğum şeylerin artık bana sahip olduğunu fark etmeye başladım.



Ne hissettin?
"Bir yarış atına dönüştüğümü hissettim. Müzikal kişiliğimin dışında ticari bir obje olarak görülmeye alışamadım. Birçok şeye sahip oldum ama anladım ki kendime bir oyun bahçesi yaratmışım. Daha öncesinde böyle imkanlarım olmadığı için aşırı uçlarda yaşamışım. Ve anladım ki, bu dışarıdan doğru algılanmıyor. Nasıl algılanıyor? Sahip olduğu şeyleri dışarıya göstermeye çalışan biri. Oysa ki ben oyun bahçeme davet etmeye çalışıyordum herkesi. Bunun negatif algılandığını görünce hayatımı küçültmek istedim. 'Ferrari'sini satan bilge' misali bir yolculuk başladı. Onun da sıkıntılı geçtiği doğrudur."



Burak Kut'un yolculuğunun ilk durağı askerlikti. 1997'de tüm söz ve bestelerin kendisine ait olduğu Küçük Prens adlı albümünü çıkardıktan sonra, gazetelerde sürekli 'Neden askere gitmiyor?' haberlerinin çıkması üzerine bu kararı aldı. Ve Erzincan'a gitti. Askerlik ona farklı bir pencere açtı. İstanbul'da cam bir fanusun içinde yaşadığını anladı. Döndüğünde daha minimal bir hayat kurmaya karar verdi. Zamanını yazıp çizerek, besteci olarak kendini keşfetmeye çalışarak geçirdi ve giderek daha da içine döndü. "Orada bir sürü şey buldum," diyor manevi tarafını güçlendirme serüvenini anlatırken ama fazla detaya girmiyor. "Derine doğru gitmeye çalışan biriyim. Spiritüel olduğumu söyleyebilirim," diyor sadece. Burak Kut, o dönemde kendi içine dönerken onunla aynı zamanda çıkan arkadaşları da olabildiğince dışa dönüktü. Kut ise bu meselelerle pek ilgilenmiyordu. Meslektaşlarını takip ediyordu ama kendi deyimiyle "hayıflanmıyordu." Zaten çok daraldığı zamanlarda yakın arkadaşlarının -mesela Kenan Doğulu'nun- program yaptığı yere gidip (gece 3'te), içeri girer girmez sahneye çıkıyordu. Enerjisini depolayıp geri dönüyordu.



Kut manevi tarafını güçlendirirken maddi anlamda büyük zorluklar yaşamış. ("Seviye çok düştü tabii. Sınır kabul etmez.") Fakat onun esas maddi sıkıntı çektiği dönem, şöhret olmadan önceki dönemi olduğu için buna alışkınmış. Arabalarını satması, daha küçük bir eve geçmesi, hayatını küçültmesi gerekmiş. Hatta bir dönem Pera Palas'ta yaşamış. "Ciddi misin? Agatha Christie gibi yani," deyince "Evet, hem de uygun fiyata," diyor. Tepede bir junior suit vermişler Kut'a. Eşyalarını hatta stüdyosunu oraya taşımış. (Röportajın ilerleyen saatlerinde o suitte yaptığı bir şarkıyı -adı "İlaç"- dinletecek ve yorumlarımı soracak.) İki-üç ay sonra gece bir arkadaşından dönerken kapıda arabasını alan vale "Abi sen neredeydin bu akşam? Haberin yok mu olanlardan?" diye sormuş. "'Yoo, n'oldu?' dedim, meğer TMSF otele el koymuş. İçeri bir girdim, polisler. 'Oo abi hoş geldin,' diye karşıladılar. Kimseler yok. 'E ne yapacağız şimdi?' dedim, 'Boşaltmak zorundasınız,' dediler. Yukarı çıktım, eşyalarımı topladım, otelden çıkan son kişiydim."



Kut yaşadıklarını "İyi ki yaşamışım," diyerek anlatıyor. "Kaybetmekten korkmam. Hayatımdaki insanları kaybetmekten tabii ki korkarım ama onun dışında mücadele pozitif motive eder beni. 20'li yaşlarda bunları yaşamanın çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Bir de bu dönemde gördüm ki insanlar gerçekten sevmişler beni. Çok enteresan bir şekilde çok farklı yaş aralıklarından insanların sevgisini kazanmak nasip olmuş. Bunu askerdeyken dağda da gördüm, büyük şehirlerde de. Çok sadık dinleyicilerim varmış. 'Silahsız Burak Kut Kuvvetleri' diyorlar kendilerine. O enerji sizi bu işi yapmaya teşvik ediyor." Nitekim o enerji yedi yılın sonunda iyice birikmiş ve Kut'u 2007 yılında Komple albümünü hazırlamaya itmiş.



Bu süre içinde pop müziğin ilerlemesini nasıl buldun?
Aslında otorite olarak görmüyorum kendimi.



Dinleyici olarak sorayım o zaman.
Dar kalıplar içinde yapılıyor maalesef. Çoğu işte olduğu gibi, biraz daha Batı'ya endeksli, uluslararası ölçülerde beğeni kazanmış şeylerin bir versiyonunu yapma, orayı takip etme gibi bir eğilimimiz var.



Sen kendi üretimlerinde o ağa takıldığını düşünüyor musun?
Bu son albümde cover bir şarkı var. Bu, bu demek zaten. Daddy Yankee diye Latin Amerikalı bir grubun şarkısı 'Komple'.



Bu sana dayatılan bir şey mi oldu?
Yo hayır. O şarkının enerjisini çok sevdim. Sezen Aksu'nun yazdığı sözler akıllıca ve şarkının enerjisi de benim içimdeki çocuğu kışkırtıyor. Bir müzisyenin özgür olması gerektiğini düşünüyorum. Katı bir görüşüm olsaydı klasik kariyerime devam ederdim. Bugün bir senfoni orkestrasında çalardım muhtemelen ya da sevilen operaları ve müzikalleri seslendirirdim.



Rock On Broadway'de sahne alan Kut'un şimdiki planı yeni bir albüm yayınlamak. Bununla ilgili konuşurken ağzımdan "Kışa doğru mu yayınlayacaksın ikinci albümünü?" diye bir soru çıkıyor. "İkinci?" diyor gülerek. Muhtemelen kızarıyorum. "Yani geri dönüşten sonraki mi?" diyor. Onca zaman sonra sanki Kut diskografisini resetlemiş ve bu onun ikinci albümü olacakmış gibi. Durumu toparlamaya çalışırken piyanonun başına geçiyor ve 'Türkçe sözlü hafif Batı müziği' tadında bir şarkı çalıyor. 70'lerden kalma bir şarkı sanki. Alçak sesle, güzel bir şekilde söylüyor. "Ne bu?" diyorum, "Yeni albüme koyacağım," diyor. Adı henüz belli değil. Sonra stüdyosunda albüm için yaptığı şarkılardan bazılarını dinletiyor. Bir tanesi -eğer plak şirketi müdahale etmez de o haliyle yayınlanırsa- gerçekten süper bir şarkı. Deneysel ve etkileyici. Kut, yeni şarkılar için "Biraz daha olgunluk dönemi şarkıları olur gibime geliyor," diyor.



Yapmak istediği sadece yeni bir albüm değil. Uzun vadede bir orkestra yönetmek, müzikal yazmak, elektronik müzik yapmak, akustik bir projeye imza atmak istiyor. "Hep içimde patlamalar oluyor. Bir onu, bir onu yapmak istiyorum," diyor. Öyle gözüküyor ki, Kut'un bize göstermek istediği pek çok yönü var. Onun sadece 'pop' yönünü görmüş olmamızdan pek hoşlanmıyor. İçindekileri ortaya koymak için sabırla bekliyor. "Yaşadığım her şeyin bir sebebi var. Ben iyi bir yere varacağımı düşünüyorum. Yetenekler insanlara boşuna verilmiyor. Amacım ahkam kesmek, üstün bir müzisyenim demek değil. Ama bir yolum var. Dışarıdan görünen bir yol değil belki. Benim hikayem daha uzun soluklu sanırım. Klişe tabiriyle maraton," diyor. Sonra canı birden Türk kahvesi çekiyor. "Biliyor musun yapmasını?" diye soruyor. Onun kariyerindeki uzun ara kadar bir süre sonra ilk defa, hem de Burak Kut'un evinde, o hiç kullanılmayan fırında orta şekerli bir Türk kahvesi pişiriyorum. Köpüğü falan denkleştirmeye çalışıyorum. "Aman da aman," diyerek kahveyi alıyor. "Doğruyu söyle, nasıl olmuş, kötü mü?" diye sorarken bir yudum alıp gülümsüyor: "Daha kötülerini içmiştim."








SONBAHAR



Sonbaharı bu belki de aşkın
Alışmak çok zor, ah bu yalnızlık
Yalana döndü, kurtulamadık
Farkında olmadan sana alıştım

Sen başka yerde ben başka yerde
Soluyoruz vay aman
Başka dünyada başka Rüyada
Yaşıyoruz o zaman

Hayatın kendisi bu
Herşey varmış icinde
Yollar ayrılıyormuş
Deli gibi sevsen bile...

Çevrimdışı Breeze

  • K A L B İ M
  • *
  • İleti: 8.670
  • Cinsiyet: Bayan
  • Ders, ders, ders!
BURAK KUT
« Yanıtla #1 : 25 Kasım 2008, 22:50:34 Sal »
çok sempatik ve hoş bulduğum bir sanatçı... başarılarının devamını diliyorum : ))

paylaşım için teşekkür ederim...  ayrıca ''sonbahar'' şarkısı da çok güzel gerçekten... : ))
özgür(lük)!

Çevrimdışı Gregor Sarsaryan

  • Forum Delisi
  • *
  • İleti: 505
  • Cinsiyet: Bay
BURAK KUT
« Yanıtla #2 : 25 Kasım 2008, 22:52:48 Sal »
mükemmeldir

Çevrimdışı heQet

  • Artık sende "biz" densin..
  • *
  • İleti: 1.540
  • Cinsiyet: Bayan
  • herkezin gördüğü mesaj kişisel değildir!
BURAK KUT
« Yanıtla #3 : 10 Şubat 2009, 21:24:21 Sal »
küçükken çok severdim
hala beğendiğim şarkıları var...

CaploonBa ®

Çevrimdışı Gregor Sarsaryan

  • Forum Delisi
  • *
  • İleti: 505
  • Cinsiyet: Bay
BURAK KUT
« Yanıtla #4 : 03 Aralık 2009, 21:21:03 Prş »
sonbahar şarkısı mükemmel sevdiğim bir kadın ayrılmadan önce dinletmişti halada dinlerim