Gönderen Konu: KEMANI AĞLAYAN KIZ (2-11/10/2006)  (Okunma sayısı 1920 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Zynep

  • Artık sende "biz" densin..
  • *
  • İleti: 10.497
  • Cinsiyet: Bayan
  • Stranger&Zynep
KEMANI AĞLAYAN KIZ (2-11/10/2006)
« : 15 Ekim 2006, 19:57:00 Paz »

KEMANI AĞLAYAN KIZ

-Kapatmak zorundayım, kusura bakma, dedi. Gözlerindeki acıma dolu ifadeyle eğildi üzerime: gelmeyecek işte, sen de biliyorsun. Zaten kırmızı şarabımız da kalmadı. Yalan söylüyordu besbelli; yıkık bir meyhanede bulunamayacak en son şeydi kırmızı şarap. Bağıracak gücüm de kalmamıştı saatlerdir:

-Kemanı ağlayan kızı bekliyorum dedim ya size, aşağılık herifler. Günlerdir onu aradığımı hepiniz biliyorsunuz, buraya geleceğini söyledi son olarak, dedim sesimin çıkıp çıkmadığının ayırdında olmadan. Gerçekten de beklediğim O’ydu; kemanından gözyaşları akan kız.

      Ruhundaki gizli geçitlerin kapılarını aralayan herkes yere düşen o damlalara dokunabilirdi. Yıkık meyhanenin kapısında çalardı kemanını, yayı her yukarı çekişinde canını yakardı, aşağı çekerken de gözlerini kurulardı. Her duyduğum nota içimden, bir daha yerine gelmeyecek taşları söküp sonsuzluğa atar ve o, sevgisizlikten donup kalmış ellerini o boynu bükük alete sarardı.

-Yazamıyorum, anlamıyor musun, dedim meyhanenin garsonuna. O kızın öyküsünü yazacaktım ve o yok; bunun ne demek olduğunu biliyor musun sen?

     Sözlerim kemancı kızın dünyasını özetlemeye yetiyordu zaten. Onun öyküsünü yazabilmek için ihtiyacım vardı ona; sevgimden ya da ona özel bir duygudan dolayı değil. Sevgisizlik, geceyle yıkanmış siyah bir tül gibi esir almıştı is lekeli elbisesinin örttüğü bedenini. Dedem gibi giyindiği halde, kemanından çıkardığı seslerin de bir o kadar kadınsı kokmasından mıydı, kalbini açıp keşfedilmemiş köşe bırakmamak isteyişim içinde? Yüzünü bile hatırlamıyorum; yalnızca keman çalışından tanıyabilirim zaten onu.

-Kahretsin yazamıyorum, şarap getir bana!

      Garson her zamanki çekingen tavırlarıyla gitti, bir şişe daha şarap getirdi ve onu içtikten sonra meyhaneyi terk etmem gerekeceğini söyledi. Bunun, benim bileceğim iş olduğunu söyleyerek döke saça doldurdum bardağımı. O kemandaki yakarışı yazmam gerektiğini anlatmaya başladım garsona. O tuhaf kız şarkılarını çalmalı karşımda, ben ise, içimden kopan o huysuz parçaları yapıştırmalıydım özenle, bir bir boş sayfaların üzerine. Yaramaz çocuklar gibi uçuşmalıydı şarkıların yazılı olduğu görüntüler gözünün önünde.

-Konuşmaz mı kimseyle hiç, hep öyle tepkisiz mi durur? Hoş, konuşmasından daha içten ya çaldıkları; sanki duygularının karşısına koskoca bir boy aynası yerleştirmiş gibi.

      Garson boş bakışlarla, bir an önce şişeyi bitirip çekip gitmemi istercesine ya cevapsız bırakıyordu sorduklarımı, ya da söylediklerimi başıyla onaylıyordu. Kızı hiç tanımıyordu sanki, tanımamaktan çok umursamamaktı aslında o anki tavrı. Oysa ben ne kadar da benden sayıyordum yüzü gözlerime yabancı olan o şüpheliyi... Sevgisizlik, güvensizlik tüm çiçeklerini her renkten açtırımıştı duruşundaki ürkeklikte.

      Sevgi ne renktir? Sevgi beyazsa, sevgisizlik siyahtır; peki ya sevgi, şimdi de sürdüğü gibi griyse ne olacak? Sevgisizliğe renk bırakmayacak denli bencil yaşanan sevgilerden payına yıkık, eski bir meyhanenin kapısında müzik yapmak düşmüştü. Güvenmek profilden fotoğraf çektirmekti; yüzün güzeliğinin tümünü esirgercesine... Güvensizlik kendinden başlıyordu, başkalarında da hayat buluyordu ve sevgisizliği de yanına alarak gökkuşağını oluşturmaya başlamıştı uzunca süredir. Kimsenin onu umursamadığına aklını yormadan çekiyordu yayı anne şefkatiyle; ancak dışarıdan cansız görünen bir varlığa sunabileceği anne şafkatiyle.

-Yazacaklarımın canı cehenneme, bul onu bana; hemen, deyiverdim kendimi de hayrete düşürerek.

      Vicdanımı kendi yönettiğim mahkemede beraat ettirme değildi bir anda üstüme çöken. Daha önceleri, hiç tanımadığım bir kadını yazacaksam onu mutlaka düşleyegeldiğim aklımdan geçti, garsonun öfke dozunun yükseldiği işaretini veren bakışlarına tanık olduktan hemen sonra. Kemanı ağlayan kızı da bu yüzden istiyordum. Hiç görmediğim o yüzün sahibini, ilk gördüğüm an öpecektim en baştan çıkarıcı sıcaklıkla, kararlıydım. İlk kez biri için önemli olduğunu bilecekti, ve ben onu sevdiğim için değil, o, ilk kez sevginin rengini sevgisizliğin tam karşısına koyabildiği için mutlu sayacaktım kendimi. Ne günlerdir yıkanmamış saçlarının doğal parlaklığı, ne de ağzından diline ve dudaklarına yayılan salyaları tiksindirebilirdi beni ondan.

     Sevgi dengedir; aşk dengesiz, gözyaşı dengedir; kahkaha dengesiz; gülmek dengedir; ağlamak dengesiz; yaşam dengedir; yaşam dengesiz. Yaşamı öğretecektim sürekli ağlayan kemana;

-Dengelemek ortalamak mıdır, yaşamı dengelersen ortalama bir yaşamda mı süpürürsün her yaşını? Başını geriye doğru salladı garson. Ben devam ettim:

-Yaşamı ortalamak için değil, ya yükseklerde gezerek, ya da sürüngenler gibi toprakta soluyarak dengelemelisin. Ona, tüm çelişkilerini farklılaştırarak, ondan, tutarlı bir parça yapabilmek için yardım edeceğim, göreceksin. Hele bir gelsin buraya... Başı dönerken yürümeyi öğrenecek. Aşk döndürecek başını çünkü, sevgi hafiften sersemlemiş yüzüne soğuk su serperek yolunu görmesini sağlayacak. Ona öyle bir şey vereceğim ki, günah çıkartır gibi, silinecek tüm geçmişi belleğinden.

      Ona, acının renginde kanayan bir geçmişi unutturacak ne verebilirdim ki sanki? Kendimi oyaladığımı düşündüm kısa bir süre için. O kemancı kız karşısında o denli güçsüzdüm ki, her yanımı yazın yağan kar gibi saran şaşkın ürpertinin kaynağı kemanla girdiğim yarıştan, daha ilk anda yenik çıkıyordum. Onu, ölü ellerinde inleyen aletten daha iyi anlayabileceğime ve anlatabileceğime inanacak kadar budala olmayı nasıl becerebiliyordum, bilmem. Tüm duyuları körelmişti besbelli; ‘gözlerimle şarkı söylesem duyamazdı’, parmaklarımı gezdirsem yüzünde, kokusunu alamazdı elimin. Çaldığı keman ondan daha canlıydı.

-Nefes alan bir ceset mi istediğim benim? Keman çalan bir ceset, sağır, kör, dilsiz, teni hissizleşeli asırlar olmuş bir ceset mi sevecek beni? Cesetler için de sürer aşk, ama mezarları üzerine sevdikleri çiçeklerden bırakırsa sevgilileri, ve o çiçekleri bırakan sevgilinin, hiç dinlemedikleri bir şarkıyı mırıldandığını duyarlarsa, ve bir gece ansızın, uykusunu bölmeden bir öpücük bırakabiliyorlarsa sevgilinin boynundaki en soğuk yere, yaşıyor demektir aşk, ölüme rağmen, inatla. Oysa, onun için karanlık bir kurtuluşun adı ölüm, bizim konuştuğumuz dilde ise, zaten yaşamı selamlamamış hiç. Saçmalamaya mı başladım sence, dedim birden, garsona dönerek. Önüne düşen başını ve kapanmış gözlerini ani bir irkilmeyle bana yöneltti:

-Haklısın, evet doğruluk payı var elbet söylediklerinde, dedi. Uzun süren sessizlikten yararlanarak iki kadeh şarabı da sildikten sonra masadan, hiç beklemediğim sözleri, ummadığım insandan duymanın verdiği şaşkınlıkla sarhoş olmaya başladım sandım; sarhoş değildim. Bu garsonun bu kadar hızlı, inanarak, ağzıyla değil yüreğiyle konuştuğuna hiç rastlamamıştım çünkü:

-Onu seviyorsun, çünkü o sensin, benim, annen, baban, en yakın dostun, her sabah kapıyı açtığında yüzyüze geldiğin komşun, iş arkadaşın, tüm sevdiğin kadınlar, seni buraya getiren şoför, sol kulak memendeki o izin sahibi öğretmenin, yaşamına giren herkesi toplamış o kendinde, anlıyor musun? Kendini ne kadar ait hissetmesen de, içinde yaşadığın toplumun yarattığı bir tür o.

Sözünü kestim:

-Ne demek istiyorsun? Bu toplumla ters düştüğümü bilmezmiş gibi konuşuyorsun. Ters düştüğüm bir ressamın resmini nasıl evimin baş köşesine asabilirim?

-Elbette ters düşüyorsun, dedi sakince ve devam etti; kaçtıkça uzaklaşamadığın çok şey sunmuş sana toplum. Sen koştukça yolunu kesmiş hep ve kendi doğrularından, kendi inandıklarından, kendi yasaklarından, kendi kaygılarından birer parça enjekte edivermiş kanına her yolunu kesişte. Önemsememişsin önceleri, nasıl olsa panzehirleri duygu dünyamda fazlasıyla var demişsin. Önemsemedikçe de kendine katmışsın onları farkında olmadan. O kemancı kız da, bu toplumun yarattığı oyunculardan biri. Görmek istemeyen, görse de bilmediğine inanmaya şartlanmış, duymamak için ne dünyaya ne insanlara bir kez olsun derin bir iç çekişle kulak vermeyen, duygularını gizleyen, düşündükleri ya olmayan ya da olsa da, onları dile getirmeyen, paylaşmak sözcüğünü sözlüğüne hiç yazılmamış kabul eden, yaptığı işten başka hiçbir sorumluluğu olduğuna inanmayan kör, sağır, dilsiz, tepkisiz, donuk ve de soluk bir oyuncu işte o. Kemanının ağlayışına iç geçirdin kaç kez; bir kez olsun sordun mu kendine, acaba ıslak bakışlarla nasıl olurdu yüzündeki masum ifade diye? Bir kez düşünmedin mi, ağlayanın kendisi değil, kendini kanıtlarken kullandığı bir “şey” olduğunu, kendini kanıtlamak için ağlatacak “şeylere” gerek duyduğunu?

      O kadar hızlı konuşmuştu ki, söylediklerini beynimde ayrıştırmam biraz uzun sürdü. Haklıydı garson anlaşılan, ama tepkisiz, sessiz kalacak denli kişiliğimi yitirmiş olduğum koca bir yalandı. Kendi inandığım gibi yaşadığımı, doğrularımın olduğunu, toplumdan bu yüzden farklı olduğumu, kendime ait bir ben olduğu için de, kendim gibi yaşamaktan korkmadığımı yineledim ona oracıkta

-O halde, kokuşmuş bir silüeti gördüğün o kızı bekleme daha burda, ne dersin?
-Haklısın sanırım, ben ortalama bir yaşam sürmüyorum ki, ortalama kaygılarla, ortalama duygularla, ortalama aşklarla...

      Bir an, konuşmama ara verdim, dışarıdan gelen sese kulak kabarttım. Garsonun da gözleri açıldı. Ne olup bittiğini daha iyi anlamak için ışıkları kararttı ve cam kenarına yaklaştık. Yanılmamışım; bir kadın çığlığıydı duyduğum, sokağın köşesindeki parktan gelen. Herşeye isyan edercesine haykırıyordu, haykırmaya gücü kalmadığı için sesler yerini iniltilere bıraktı, kadının tüm hayallerine kara bir perde inmişti bir anda besbelli. Direnme gereksinimi duymamaya başladığını anladım biraz sonra, tecavüze yeltenen adamın kollarına kendini zayıf ve ümitsizce bırakıverdiğinde. Bir korku filminin final sahnesini seyrediyorduk sanki ikimiz de; nefesimizi tutmuştuk. Kendi içimde, kendimle mücadele ediyordum, çaresiz kadını kurtaramayacak da olsam, hiç olmazsa ona el uzatma konusunda. Garson ne düşündüğümü sezecek olmalı, daha fazla düşünmeme ve kapıyı açıp ilerlememe fırsat vermeden:

-Saçmalama, dedi, aptal olma. Görmüyor musun, adam böyle bir işe cesaret ettiğine göre, mutlaka ya silahı vardır, ya da yaralayıcı bir aleti. Bulaşmaya hiç gelmez böylesine.

-Doğru söylüyorsun, dedim, kapat perdeleri ve kapıyı sıkıca. Gördüklerimiz de burada, aramızda kalsın o halde, kimse bilmesin sırrımızı. Başımızı ağrıtmayalım ha, ne dersin?

      Kapıyı sessizce kilitledi, perdeleri dikkatlice çekti ve tüm ışıklar sönükken bir mum yakıp bir kadeh de kendisine getirdi. Kısa bir sessizlik oldu. Ben bir az önce yaptığımızı sorguluyordum, bir de o kemancı kızı düşünüyordum. Konuşacak halim olmadığı gibi, düşünecek halimin de kalmadığı bir anda, konu açmak için söze başladı:

-Boşver şimdi olan biteni de, o kemancı kızı hala istiyor musun, düşünebildin mi sana söylediklerimi?

-Söylediklerini düşünmeme gerek bile kalmadı, dedim, çünkü anlıyorum artık, o kızı, o kemanından gözyaşları damlayan kızı neden bu kadar benimsediğimi ve farkında olmadan ona bağlandığımı... Çok iyi anlıyorum hem de... Çok iyi...

      O kızın çaldığı şarkılardan düşenlerle ürperip ona bağlanmamla başlamıştı herşey, o gece, daha önce karşılaşmamak için hep yolumu değiştirdiğim bir “ben” ile tanışmamla son bulmuştu. Aynda gördüğüm insan yabancı mıydı, yoksa onu tanımayan “ben” miydi asıl yalan olan? Bunun yanıtını belki o biliyordur; o geceden sonra bir daha hiç görmediğim ve aslında o geceden önce de görüp görmediğimi bilmediğim o kemanı ağlayan kız...


BURAK BALK

Hikayeyi bizlerle paylaşan FlyBack'e Kalbim Forum Üyeleri adına teşekkür ederiz.
Kalbim Forum Yönetimi