Gönderen Konu: İnsanlar Alışa Koklaşa... Tiyatronun Nevzat Sorunsalı  (Okunma sayısı 1803 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Zynep

  • Artık sende "biz" densin..
  • *
  • İleti: 10.497
  • Cinsiyet: Bayan
  • Stranger&Zynep
İNSANLAR ALIŞA KOKLAŞA... TİYATRONUN NEVZAT SORUNSALI...

Kahraman Osman değil, Kahraman Nevzat diyorum oyunun adını soranlara. Sürprizsiz ve olağan geçirilmiş bir birbirine gül hediye eden sevgililerin gününün bir gün sonrası. Hediye paketleri düşmüş de kıllar görünmüş bir gün işte altı üstü. Ustanın yeni oyununu görmek için bilet alıyorum, sıkıntı kusan havası aklımda kalmış bir öğle vakti. Akşama dek nasıl geçer koca beş saat?

Yelkovan salladı kuyruğunu, akrep kovaladı topallayarak yelkovanı ve kuyruk sallayan yelkovan dört küsur tur bindirdi akrebe. Garibim akrep, kaderine razı anlaşılan. Neyse, konumuz nazlı yelkovan ve azimli salak akrep değil. Peki ya ne? Ümitsizlik sürgünleri veren bir günün ardından gidilen tiyatroda, önden üçüncü koltuğa oturdum, ekşimiş suratımı da yanımda getirdim elbette. Salona ilk girenlerden biriyim, ayak sesleri duyuyorum giriş kapısından; ancak gözü çıkasıca görgü kurallarını adam yerine koymaklığın dayanılmaz dayatmasından ötürü, dönüp yüzlerine bakmıyorum gelenlerin; ancak ayak seslerinin yakınlık ve uzaklıklarından salona kaç kişi daha girdiğini tahmin etme oyunu oynuyorum, oyun öncesi uzatma dakikalarında.

Oynadığım oyuna o kadar kaptırmışım ki kendimi, telaşlarının sindiği nefeslerini ensemde hissettiğim çiftin, nefes nefese kalma ve "aman geç kalma!"ma anlamındaki inlemelerinden yaşlarını tahmin etmece oynuyorum bu kez. Çift olduklarını tahmin etmek zor olmadı, ama yaş tahmini bozuyor işi. Bu arada unutmadan; biri erkek, biri dişi...

Ben diyeyim yirminin üstü, sen de otuzun altı; seslerinin perdeleri her iki on yıla da uygun yani. Oflamalar, inlemeler, pardesülerine saçlarımı yalatmalar, affedersinizler, affederimler, rahatlama ünlemi değerinde iç çekmeler ile sonunda nihayet yerleştiler koltuklarına. Saatime baktım, daha on dakika sürer oyunun başlaması; salona girenlerin giriş hızı da kulaklarımın duyarlığını aştığı için, tahmin oyununun ayak seslerinden insan sayma kısmından, kendi irademle çekildim. Zaten özel hayatlarını afişlemekten gocunmadan ve seslerini akord etmeden yüksek perdeden paylaşıyorlarken kıçıbaşımdaki tipler, salona giren girmiş, çıkan çıkmış; kim ipler?... Tam anlamıyla bomboş ve beklemekle geçen bu kısa zaman dilimlerinde kulağa çarpan bir cümle, hemen bir sonrakine davetiye çıkartır ve her bir cümle hiç vakit kaybetmeden bir sonrakine açar yolu.

Cümleleri alelacele uc uca ekleyip arkadaki oyunun konusunu kavramak zor olmadı. Can çekişen bir ilişki üzerinden yürüyor erkeğin ve kadının sözleri. Sevgililerin dahiyane fikirleri ve elbette ortak kararlarıyla, küllenmeye başlayan bir aşkı yellemek için seçilen mekanın bir tiyatro salonu olması, süregiden trajik komediyi iyice kapkaramizahlaştırıyor. Erkek kadına vazgeçilmezimsin diyor, kadın yapmacık bir esnemeyle geçiştiriyor yanıtı. Kadın koltukların döşemelerini beğeniyor, adam anlaşılmamaktan muzdarip.

Tam burada, gecenin ayrıntılarını beynimdeki serbest yüzmelerinden çıkartıp, allayıp pullamaya uğraşırken ben, Beyoğlu Café denen tuhaf mekanda elektrikler kesiliyor ve dehşetengiz gecenin ayrıntıları, bir süre daha beyin sularımda yaşamayı sürdürüyor. Çay bardağına şeker atıp karıştırasıya, çay getiren adam mum getiren adamlığı da üstleniyor neyse ki, ve ben yine yazdıklarıma geri dönüyorum. Mum ışığında hangi sevgiliye mektup yazdığımı hatırlıyorum birden. Mum gibi erimiş bir aşk geçiyor gözlerimin önünden. Eriyen aşk değil bizleriz aslında. Nevzat da tıpkı öyle eriyordu Felek'in yanında.

Arka sıradaki çiftin dişil olanının bir ara, ani bir çıkışla "bak Nevzat," girişini yapması sonucu kavrayıverdim eril olanın adını. Zaten ilerleyen saatlerde kendisinin yüzünü gördüğümde, gerçekten de onda Nevzat tipi olduğunu anlayıverecektim. Nevzat tipi nasıl mı olur? O geceye kadar ben de bilmiyordum; öğrendim. Parfümünün kokusu akciğerlerime savaş açmış dişil olanın adının Felek olduğunu, Nevzat'ın kekeme Türkçesiyle kurduğu cümlelerden biri arasından seçip ayıkladım. Genelde üçüncü sınıf pavyonlarda Raziye, Emine, Şerife gibi adlarını beğenmeyip, kendilerine sillesini yedikleri soyut güçlere göre yeni isimler koyan kadınları hatırlatsa da bana bu kadın, buna pek kulak asmadan, zavallı Nevzat için olduğu kadar, benim için de işkenceye dönmüş olan saçmalığı dinlemeyi sürdürdüm.

Işıklar sönse de oyun bir an önce başlasa diye düşünürken akciğerlerime tacizlerini sürdüren parfüm kokusunun bu kadar yaklaşmasından anladığım kadarıyla, Felek, oturdukları yeri beğenmemiş ve sanki bir ön sırayla bir arka sıra birbirinden çok farklıymış gibi Nevzat'ı kolundan çekiştirerek yanımdaki iki koltuğu işgal etmişti. Salonun kalabalıklığına göz atıyormuş havası vererek ortaoyunculara rakip olduklarını sanan bu çiftin suratlarını robot resimlerini çizdirebilecek kadar görmeye çalıştım, göz ucu bakışı fırlatıp geri çekerek. Zaten iki dakika sonra sahnenin ışıklarıyla salonun ışıkları nöbet değişimi yaptıkları andan itibaren oyunun ilk sahnelerinde kendimi alıkoyamayacağım gülmelerimin nedeni de bu hatamdı.

Uyuşmazlığın böylesi de acaba o geceki oyunun bir parçası mıydı yoksa? Felek, kuşağımın delikanlılarının denizde boğulmak üzereyken son arzuları olarak yaşattıkları sahil güvenlik ekibinin kendilerini kurtarmaya gelmesi ve ekipte illa ki bulunması zorunlu olan Pamela Anderson'un Türkçesiydi bir bakıma. Demek ki Felek'in Amerikancası Pamela oluyordu. Saçlar o biçim boyanmış, ne biçim bir sarı (ne sarısı olduğunu takdir edersiniz) ve özenle elden geçirilmiş tel tel... Bir tür ŞıkLatife vakası olan Felek'in arkasında oturanların vay haline; başının tepesinde toplanmış bir saç kütlesinden sahneyi görebilene aşkolsun. Nevzat'a fizyolojisi tarafından atılmış keleği nasıl tarif etmeli bilmem. Yağız bir delikanlı görünüşte; pos bıyıklı ve suratını kapatmaya bıyık yetmiyormuşçasına bir de tek kaşı var tabii. Kaşları arasındaki boşluk yine kaşları tarafından kapatılınca, Nevzat tek kaşlı oluvermiş. Eksiği yok fazlası var yani aslında. Kelini kapatmak için, başının arkasından önüne doğru taradığı kestane rengi saçları önden ve yandan peruk izlenimi verirken, arkadan bakınca çimenlerin arasına koyulmuş yuvarlak bir ayna gülünçlüğünü korumakta. Ayrıca Nevzat'ın sesini mezzosoprano olarak tarif etmem de tamamen zorunluluktan; yoksa baritonla mezzosoprano arasındaki farkı bilirim çok şükür. Dış çelişkiler kadar iç çelişkilerinin de kurbanı zavalı Nevzat.

Yanıbaşımda tam bir kimyasal olay hayat bulmakta ve ben de canlı bir gözlem fırsatını yakalamış olmanın keyfini sürüyorum. Herhangi bir elektriksel durum sözkonusu olmamakla beraber allahına kadar eksi bir kutupla aynı şiddette artı kutbun birbirini çekmesi gerçekliği süregidiyor. Nevzat hatayı daha mekan seçiminden yaptığının hala farkında değil anlaşılan ki, son bir umutla Felek'siz yaşamın zindan masalları dinlemekle eşdeğer olacağını söylüyor; bu cümleyi hangi kamyon arkası camındaki çıkartmadan alıntıladığını belirtmemeye özen göstererek. Eğer güzelim ilişkilerinin dibine kibrti çakılırsa, kalbinin hergün kırbaçlanan bir kölenin kabarmış sırtı misali kanayacağını söylemekle edebiyat parçaladığını sanıyor ve fakat kahpe Felek anlamazdan geliyormuşçasına Nevzat'ın kalbinin hilesiz yirmidörtayarlığından dem vuruyor. Gel o altını karartma o halde, diyerek işin b*kunu çıkartmışken Nevzat, ışıklar sönüyor, ışıklar yanıyor ve bittiğini sandığım işkenceden kulaklarımı ve pürdikkatimi alıp sahnedeki oyunun kucağına atıyorum.

Kaçırmamam gereken bir replik, hemen yan koltuktaki kıpırdanma ve arkasından gelen öfke boşaltan soluklar arasında boğulup gidiyor. Beyefendi, Pamela'nın elini tutmak istiyor; Pamela elin kolun rahat dursun diyor. Ortaoyununu orta malıyla karıştıran Nevzat, sahnedeki aktöre bön bakışlarını yöneltirken, başarısız girişiminin sorumlusuna duyduğu öfkeyi gürültülü bir solukla kusarak, can alıcı bir sahnenin orta yerine etme başarısının herkese nasip olmaması bilinciyle, bana doğru dönüyor ve "Pardon" diyor. Allah belanı versin Nevzat! diyemediğim için ön koltuğa bir tekme atıyorum.

İzleyicinin gülmekten kırıldığı bir sahnede ben de gülerken, Ferhan Şensoy'un, "seni çok seviyorum Felek, anla beni n'olur" cibilliyetinde bir repliği olamayacağını düşünerek, kahkaha seslerinin yükselmesini fırsat bilen oportunist Nevzat'ın, yine oyunun güzel sahnelerinin ırzına geçen o cenabet çenesini açtığını şıp diye anlayıveriyorum. Neden tiyatro? Bir barda, boş bir evde, vapurda, hatta takside yapılabilecek bir açıkoturum neden tiyatroda canlı yayında? Ve hepsinden önemlisi; neden benim dibimde? Kafası yavaş çalışan bir şövalyenin kuşatmaları karşısında sarayını kahramanca savunan bir imparatoriçe emperyal bir güldürüyü canlandırıyor yanımda, sahnede hayranlığımı sözcüklere dökemediğim bir aktör taşlarını hedef kellelere fırlatarak yerel güldürü yaratmış olmanın haklı gururunu saçıyor havaya; bense talihime hesap soruyorum hiç olmazsa bu salonda benden yana koyamaz mıydı tavrını diye....

Perde arasında bir sigara içimlik dışarı çıkacaklar yanımdaki tipler; iki oyunun da aynı anda ara vermesi ilginç. Hiç olmazsa bir süreliğine, Felek'in insanın işitme duyusuna manikürlü tırnaklarını geçirircesine tırmalayıcı sesini ve Nevzat'ın aşk dilenen garipliğinin var olmadığını düşünmek meğer ne kadar da antidepresanmış. Öteki tarafta cehennem olgusu ne durumdadır bilmem ama, eğer bir cennet varsa, orada Nevzat ve Felek'in birlikte bulunmayacağı hemen hemen kesindir. Bulunsalar bile, metafizik alemde onların seslerine, diğer insanların konuşmalarını duyamayacağı bir frekans ayarı yapmak gerekirdi ki bu da zaten cennetin metafiziğini fizikleştirir; doğal olarak cennet mennet kalmazdı ortada. Neyse bırakalım metayı da fiziği de, şu birazdan kalkacak olan (hala kalkmayı neden becerememişlerdi anlayamadım?) koltuk komşularımsızlığın tadını çıkartalım.

"Ayyyy...... İnanmıyorum yaaaaa" ile başlayan sızlanmalar geldi Pamela Felek'ten. Zavallı Felek, demek ki regl yüzündenmiş hepsi diye düşünürken ben, "sigaram kalmamış" ünlemiyle, Felek'in sorununun kadınsal değil, sabunsal olduğunu ortaya çıktı. Nevzat'ın hıklayıp mıklamalarda süslediği yanıtları ve durumu idare çabalarından anladığım kadarıyla, onun da sigara stoku tükenmişti. Can sıkıcı ve keyif bozucu oldukları kadar yüzsüzlükte de birinciliği kimseye kaptırmamaya niyetli olan çift, sigara içme törenini bir saat sonraya ertelemek yerine yüzlerini bana dönerek "şey acaba, fazla sigaranız var mı?" sorusuyla düşündüklerimi haksız çıkarmadı. Fazla sigaram var mı? Hayır yok; çünkü cebimdeki paketteki hiç bir dal fazlalık değil; hepsi hesaplanıp alınmış ve belirli bir plan çerçevesinde tüketilecek olan sigaralar; haydi başka koltuğa!!! deseydim herşey daha eğlenceli olurdu belki, ama maalesef geçici bir hızlı düşünememe hastalığına neden olmuştu soruyu soranlar, bu yüzden "a tabi, buyrun" diyerek cebimden daha o gün aldığım ve içinden üç tane içilmiş bir Captain Black paketi çıkarıp uzattım içim sızla sızlaya.

"Ah, çikolatalı mı bu?" dedi Pam Felek. Evet, ama lütfen salon dışında için, dedim. Belli olmaz; parkinson hastası misali tir tir titreyen ve olduğu yere devrilmek üzere olan bir aşkı ayakları üzerine dikme çalışmaları için tiyatroyu çalışma mekanı olarak seçmiş bir çiftten her şey beklenir, ben yine uyarayım da. Ne olmaz ne olmaz. "Çok naziksiniz". Sağolun, siz de pek düşüncesizsiniz. Felek, dar pantolonundan taşan kalçalarını sallayarak salonun dışına çıkarken düşünüyorum da; keşke paketi verseydim de, "paket bitince siz de gelirsiniz" deseydim. Hiç olmazsa ikinci perdeyi cennetsel hazlarla seyredebilirdim böylece. Ama Felek'in orijinal kalça sallamalarına takılan gözüm ve bir saati geçkin bir süredir fazla mesai yapmış sinir sistemim oturduğum yerde oturmaya koşulladı beni. Nevzat'ın iki boyutlu yumurta görünümündeki suni baş-arkası keline güldüm bir de.

Daha kendi kendime, ilk perdede kaçırdığım sahnelerden üç tanesini saymışken henüz, yanımda bitiverdiler. Sigarayı yiyorlar herhalde diye düşündüm; başka bir açıklaması olamazdı şu anlamsız durumun. Yine başlıyorlar. Felek keskin parfümüyle karışık çikolata aroması kokuyor bu kez.

Nevzat günün bombasını ve konunun anafikrini bu ana saklamış olacak ki; "bak, erkekler severek alışır, kadınlar alıştıkça sever" diyor. Sağolasın Duygu Asena abla veya Pakize Suda teyze, ya da kadın-erkek ilşikilerinin kitabını yazmış hangi renklipazarilavesinin çokrenklihatunkalemi ise bu sözün gerçek sahibi... Öyle ya, Nevzat böyle sığ bir cümleyi bile düşünemez; ola ki düşündü, kekelemekten ifade edemez. İfade etse bile ya biri Nevzat'a dublaj yapıyordur ya da Nevzat gerçekten "felek"ini şaşırmıştır.

Erkekler alışa sevişe kadını, kadınlar erkekçe sevdiği alıştığını... Sözcükler kafamda uçuşuyor bir anda, düzgün bir sıraya dizip olayın vahametini kavramam ve dolayısıyla da kahkahayı koyvermem bir-iki dakikamı alıyor haliyle. Aradaki bu boşluk yüzünden onlara güldüğümü anlamalarına imkan yok. Erkekler sevdikçe alışır, kadınlar alıştıkça sever....miş. Bak Nevzat, sen bu kafanın doğrultusunda gidersen, kimse alışamaz, ki sevsin; Felek de yalnızca sevilebilecek kadınlardan, alışılacak kadınlardan değil. Uzun lafı bağlacı, o lafı her kim söylediyse renklipazarilavesinde, halt etmiş ve muhtemelen okuyanlardan hiçbiri de senin gibi o cümleyi can simidi niyetine kullanmamıştır. Ah bir söyleyebilsem bunları. İşin acı tarafı, zeka katsayıları (intelicıns kvoşınt) seksen ile yüz arasında seyreden bu iki insanın çin işkencesinin kaçınılmaz olduğunun farkına varmış olmalıyım ki, zevk almaya bakıyorum ben de. Uzmanlar da böyle diyor zaten: Kaçınılmazsa, direnmeyin; zevk almaya bakın. Yerimi değiştirmeyi akıl edemeyecek kadar beyin fonksiyolarımı kanalizasyon çukuruna çevirdiler sağolsunlar.

İkinci perde başlıyor ve ben tüm konsantrasyonumu kaybetmiş vaziyette acaba Felek ne zaman konuşacak, Nevzat ne zaman dilenci rolüne tekrar başlayacak diye düşünmekle üç beş dakika yitiriyorum. "Bir daha seni öpemeyecek miyim?" diyor Nevzat. Beynim de direncini yitirmiş ve kurnazlığa kaçarak gerçek oyundaki emekli tiyatro oyuncusu Ali Feyyaz Güngöktan karakterini çözmektense çok daha basit birer karakter olan hatta karakteri bile olmayan Nevzat-Felek ikilisinin çözülüşünün akıntısına bırakıveriyor kendini. Bir ara ikilinin karakterlerinin ancak bira-patates kızartmasından bile daha düşük rakımlı olduğunu düşünecek kadar ileri gidiyorum.

Bildiğim tüm dillerde ve tüm dinlerden kutsal insanların adlarını anarak dua etmeye başlıyorum ikinci perdenin ortalarına doğru, oyunun başından beri ne çektiğimi bir ben bilirim bir de allah bilir tezine dayanarak . İnşallah cep telefonlarınızı açık unutmuşsunuzdur ve en münasebetsiz dostunuzun sizi "çaldıracağı" tutar ve rezil rüsva olur apar topar gidersiniz salondan. Ve çıkarken de Beyoğlu'nun delisinin beklenmedik gazabına uğrayıp balatayı sıyırma ya da altınıza kaçırma arasında bir tercih yapmaya zorlanırsınız Ve ben hiç olmazsa son on beş dakikayı normal izleyiciler gibi izlerim, amiiiiiin. Ama ya manevi boyutla dünya arasında hatların yoğun olmasından ya da dualarımın kabul olmamasından ötürü girişimim sonuçsuz kalıyor. Çünkü Nevzat dağılan dikkatini nereye yönelteceğini bilememişliğin savrukluğu içinde "hayatım, telefonunu kapatmıştın değil mi?" diye soruyor Felek'e. Felek, iki sıra öndeki kadının elbisesini incelemeye ara verip, "evet kapattım", diyor ve havada kalan cümleyi tamamlıyor; "bana hayatım demen için bir neden yok".

Çocukcağız, zaten yavaş çalışan kafasına yerleşmiş bir alışkanlıktan ötürü "hayatım" demiş olabilir. Ancak Felek'in salaklığı üzerinde her zamanki gibi. Felek bir gün yine sapsalakken.... Yanımdaki oyunun adı, olsa olsa böyle bir şey olurdu. Nevzat oyunun erkek kahramanı, ancak Nevzat'ın kahramanlığını doğrulayan aslında, tek bir doğru barındırmayan yolunda ısrarla ilerlemesi. Felek'in kahramanlığı zaten oyuna adını veren salak olmasından kaynaklanırdı. Oyun, sahnede değil koltuklarda ve tamamen doğaçlama olarak ve bir tek izleyiciye sahnelenir olması açısından bir ilk aslında. Hem sosyal içerikli mesajları da var: Erkekler severek alışır, kadınlar alıştıkça sever, gibi...

Kafadanbacaklı aşklar tarihinde klişeleşmiş soruları ve yanıtlarını alt üst edecek bir söylem bu. Kadınlar erkeklere "beni seviyor musun?" diye sormayacaklar; daha kestirme yoldan "bana alıştın mı?" diyecekler. Yanıt "evet"se soruyu soran kadın sevildiğini anlayacaktır. Çünkü Nevzat'ın ve Felek'in bihaber olduğu tümdengelimi kullanma kapasitesine sahip olanlar, erkeğin sevdikçe alıştığını, doğal olarak da alışmışsa da sevme sürecinden geçmiş olmasının zorunluluğu çıkarımına varacaklardır. Erkekler de kendilerini sınayan kadınlara verdikleri ve "sevmek ne kelime; " diye başlayan ve kişisel tercihlere göre değişen sonlara sahip yanıtlardansa "alışmayanın" birinci derece bayan akrabalarının bedenlerini kefil göstererek cevaplamayı yeğleyeceklerdir. Bu sosyal içerikli mesaj bir devrim yaratacak ilişkilerde; sen bir devrimcisin oğlum Nevzat... Dünyanın ilk kekeme devrimcisine selam olsun; güzelim tiyatro oyunları katili Nevzat.

Nevzat ve Felek ışıklar yanınca tiyatro katilliğinden ve bir tiyatro izleyicisinin oyun izleme keyfinin iki saat aralıksız ırzına geçmekten hüküm giymeden şartla salıverilecekler besbelli; çünkü tecavüz esnasında işlenen cinayetlerin failleri af yasası dahilindedirler kimi durumlarda. Fermuarınızı çekmeden önce, kurbanın nefes alıp almadığını kontrol edersiniz yani. Kurban genelde benim oyun sonunda, alkışlamaya bile hali kalmamış bir vaziyette olduğum gibi yere yığılmışsa sorun yok demektir.

İşin en kötü yanı da, sahneye bakamayacak denli utanıyorum, sanki bence affedilmez olan günahı işleyen kendimmişim gibi. Tiyatroya, aç bir erkekle yollu bir kadının muhabbetini koordine eden kırmızı ceketli arabulucu muamelesi yapanlar da art arda sıraladıkları yüksek perdeden "bravo"lar sıkmaktalar alkışlarının üzerine; yedikleri haltı umursamadan.

Salonun ışıklarıyla sahne ışıkları yine nöbet değiştiriyorlar ve çıkış kapıları açılıyor. Herkes çıksın hele, diye geçiriyorum içimden; o arada da iki saattir önce sulanan, sonra ütülenen ve en son da sıkılan beynimin yeniden kendini toplamasını bekliyorum aslında. Keşke acil durumda camı kırınız imdat kollarını gereksiz kullananlar gibi, beyinlerini de gereksiz yere kullananlar da cezalandırılsaydı; belki tiyatronun bir Nevzat sorunsalı kalmazdı ve illa ki insanlar alışa koklaşa bir şeyler yapmak için daha uygun mekanları deneyebilirlerdi.

Kağıda mum damlıyor ve yüzlerini unuttuğum sevgililer gibi donuk bir iz bırakıyor kağıdın üzerinde. Alışmayı, avunmayı ve aldatmayı umursamadan yalnızca sevdiğimi ve sevildiğimi hissettiren kadınlar geçiyor titreyen alevin içinden. Mumu söndürüp çiseleyen yağmurun gıdıkladığı İstiklal Caddesi'ne çıkıyorum ve Ferhan Şensoy'un aynı oyununa bir bilet alıp giriyorum. Oyunu ikinci kez, ama bu kez sahnelerin tümünde hiçbir repliği atlamadan izlemek öylesine pekiştiriyor ki coşkunluğumu, perde kapandıktan sonra salondan görevlilerle birlikte çıkıyorum...

Mideme kastetse de vazgeçemediğim kahveden yudumluyorum kalabalığın caddeden çekildiği saatlerde ve gördüğüm tüm oyunların en'lerini düşünüyorum; nasıl olsa vaktim de bol. Eminim aynı sıralarda, Felek de, kendisini severek alışma adaylarının en yenisi Hamza'nın kendisine anlatacağı "ayıp fıkralar"ı, Nevzat da avcunu yalamaktan dili kamaşmış ve kronikleşmiş bir buhran içinde yine Felek'i düşünmektedir herhalde......


BURAK BALK

Teşekkür ederiz.
kalbim Forum Yönetim//
« Son Düzenleme: 09 Kasım 2006, 09:47:15 Prş Gönderen: Zynep »