Gönderen Konu: "Prof Dr. Esad Çoşan "  (Okunma sayısı 2537 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı mehmetd

  • Forum Tutkunu
  • *
  • İleti: 153
  • Cinsiyet: Bay
"Prof Dr. Esad Çoşan "
« : 29 Mart 2007, 16:05:48 Prş »
Prof Dr. Esad Çoşan 'dan Tavsiyeler:


Size en büyük tavsiyem: Bulunduğunuz dalda vazgeçilmez eleman olmağa çalışın!.. En yüksek eleman olmağa çalışın!.. Her şeyi bilmeğe çalışın, bilmediğiniz bir şeyin kalmamasına çalışın!.. Kütüphaneniz ihtisas kütüphanesi olsun... Hiç bir kimsede bulunmayan kitap, sizde bulunsun... O dilde olmayan, yabancı dilde olan eserleri de kütüphanenize alın...

Adam sizinle konuştuğu zaman, hayretler içinde kalsın... “Ya, adam Rus Edebiyatı'nı da takib etmiş, Alman Edebiyatı'nı da takib etmiş, İngiliz'i de incelemiş, Amerikalıları da incelemiş; kendi sahasıyla ilgili her şeyi biliyor!” desin. Bu bakımdan sizi ilim yolunda çalışmaya davet ederim... Devamlı çalışmaya davet ederim, her gün çalışmaya davet ederim.

   
“İki günü de eşit olan, ziyandadır.”

Biz en dinamik toplumuz... Biz, cihanın gözleri üzerinde olan bir toplumuz... Cihanın medet umduğu bir toplumuz. Cihana medet erdirmek için, Allah’ın görevlendirdiği toplumuz biz...

Bizim yolumuz ilim yoludur. İlim, insanı kurtaracak yoldur. İlim, insanı kurtaracak en önemli silâhtır, en önemli vasıtadır. İlme dayanmadan, ilimden müstağni kalarak, ilme bakmadan, ilimden ilgisini keserek, kitapları kapatarak, kütüphanenin semtine uğramadan, olmaz! Hayat devam ettiği için, ilim de devamlı bir ihtiyaçtır.

İlme çok önem verin!.. Kur'an'ı öğrenin, hadisi öğrenin, dinimizi öğrenin!.. Ama, bizim metodumuz sabır ve sevgi metodudur. Meşakkati vardır, sıkıntısı vardır bu yolun... Hizmetin dertleri vardır. Sabrederiz, uykusuz kalırız, aç kalırız, yaralanırız, parasız kalırız... Para vermemiz gerekebilir, çok koşturmamız gerekebilir, terlememiz gerekebilir... Sabredeceğiz ve hizmetimizi severek yapacağız.

Bizim metodumuz sevgidir. Sevgi ile pek çok kapı açılır. Şiddetle açılmayan pek çok kapı sevgiyle açılır. Bizim tasavvuf yolunun metodu sevgidir. Bizim büyüklerimiz, bir çok ülkeleri sevgiyle fethetmişlerdir. Top girmeden, tüfek girmeden, asker girmeden sevgiyle fethetmişlerdir. Bizim metodumuz odur. Yunus'un metodu odur, Eşrefoğlu Rumî'nin metodu odur, İbrahim Hakkı Hazretleri'nin metodu odur. Şeyh Yusuf-u Hemedânî Hazretleri, doksanbin Mecûsî'yi müslüman etmiş... savaşla mı?.. Hayır!.. Kavgayla mı?.. Hayır!.. Severek, dostlukla, ziyaret ederek, evine giderek, gelerek, iyilik yaparak...

Savaş, son çaredir muhterem kardeşlerim!.. Allah yolunda kıtal, savaşma; bıçak kemiğe dayandığı zamandır. Ondan önce yapılacak çok işler vardır.

İslâm'ı bilmeyen insanlar, işi savaş tarafına götürerek, en son işi en başta söyleyerek; müslümanlığı savaş dini, kan dini, hunharlık dini gibi göstermeye çalışıyorlar. Avrupa'nın metodu budur. Bu değil bizim metodumuz!..

Balkanların fütuhatı sevgiyle olmuştur, dervişlerle olmuştur... Ortaasya'nın fütuhatı dervişlerle olmuştur... Endonezya'da İslâm'ın yayılması dervişlerle olmuştur... Afrika'da İslâm'ın yayılması dervişlerle olmuştur... Silâhla olmamıştır!.. Silâhla, harble olmamıştır. Bizim metodumuz sevgidir. Sevmeyi öğreneceksiniz, sevgiyle hareket etmeyi öğreneceksiniz!..

Tekkelerimizde, dergâhlarımızda, tasavvuf yolumuzda bizim öğretmek istediğimiz, sevgidir. Kardeş olun, birbirinizi sevmeyi öğrenin!.. Kusurluyu da kusuruna rağmen sevmeyi öğrenin. Öteki insanları da, “Belki bir zaman gelir, müslüman olur.” diye sevmeyi öğrenin. “Bu İtalyan’dır, bu İspanyol’dur, bu İngiliz’dir, bu Amerikalı’dır; belki müslüman olur...O iman cevherini belki yeşertebilirim, yanına bir sokulayım.” diye düşünün. (05. 05. 1990 - İstanbul)


* * *
 

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Rh.AHizmet yaygın olmalı; her müslüman lider olmalı!.. Her müslüman gayretli olmalı!.. Hizmet, hiç bir şekilde aksamaz hale gelmeli. Onun için ben, sivriltilmiş liderlerin karşısındayım; birkaç bakımdan... Yâni, “Tek lider, vazgeçilmez insan...” Öyle şey olur mu?.. “Şu adamı ben beğenmiyorum, bir şey beceremez!” Sen fırsat ver, bak neler becerir.

Teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını —hain bir kimseyi— koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.

Adem-i merkeziyet usûlü çalışın! Hiç bir yere bağlanmayın!.. Bulunduğunuz kasabada, yerde kendiniz hizmete bakın! Bir yere bağlanıp da, ondan sonra pasifize olmayın!.. Hizmetten geri durmayın!.. Hizmeti yapmaya, her biriniz bir lider olun!..

Türkiye’de iki milyon lider... Ne güzel! Her birinin etrafında beş kişi, on kişi, on beş kişi... Ne kadar güzel!... Herkes İslâm için çalışıyor... Ne kadar güzel bir birikim olur. Kimse bir şey diyemez. Ama, “Hıkdı, mıkdı, şöyle de, böyle de, soralım da, edelim de...” Müsaadeli, ağabeyli, bilmem neli... Öyle şey yok; tabi olmayın kimseye!..

Bazı insanlar, müslümanların çalışmasını engellemek için şöyle bir metod uyguluyor: Müslümanların arasına giriyor, fren vazifesi görüyor!.. Yâni, işi götürmüyor, yavaşlattırıyor; o da bir kâr diyor. Hem müslümanların arasında olduğu için konuşmaları duyuyor, fikirleri, kararları duyuyor, öbür tarafa iletiyor; hem de fren yapıyor... Hızlı giden şey, hızlı gitmiyor, yavaşlıyor... Yâni, işi yavaşlatma grevi diye bir grev var ya; doğrudan grev yapsa, kanunlara aykırı... İşi yavaşlatma grevi yapıyor. Bir şey yapıyoruz sanıyorsun, ama yapılmıyor.

Böyle birtakım şeylere körü körüne bağlanmak yok!.. Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum, hürriyet tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tesbit edin, yapmaya çalışın!.. Bir başkası engellerse itibar etmeyin! O hizmeti yapmak isteyen öteki insanlarla işbirliği yapın!.. Ama, hedefi hiç kaçırmayın! Hizmetten hiç geri kalmayın! Hiç bir şey sizi oyalamasın!..

İslâm’a hizmetin çeşitli yolları vardır, müesseseleri vardır. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hale gelirse, o kimseyi yok ederler!.. Emperyalizm, tek hedef haline gelmiş olan insanı yok eder. Öldürürler!.. Tek merkeze bağlarsan, liderleri öldürürler veya uydururlar kendilerine... Veya, ajan haline getirirler... Tehditle, tabancayı şakağına dayarlar, yaparlar.

Her biriniz lider olacaksınız!.. Lider olmalısınız. Aksi halde, İslâmî gelişmeyi söndürür bu emperyalistler... Çünkü, dünyanın her yerinde elleri var, kulakları var...

Muhterem kardeşlerim! Bakın, Filistin'deki çocuklarla başa çıkamıyorlar. Neden?.. Tek lider olmadığı için!.. Tek lider olmadığı zaman baş edemezler. Filistin'de, elinde silâh olmayan, taşla askerlere saldıran çocuklara diş geçiremiyorlar. Onun için, hizmeti yaygınlaştıracaksınız. (05. 05. 1990 - İstanbul)

* * *

Her biriniz İslâm için, kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün... Robenson Crosue'nin adaya düşüp de, orada tek başına kaldığı gibi; İslâm'ı senden başka kalkındıracak başka insan kalmadığını düşün... Yapabildiğin imkânlarla, İslâm'a hizmet etmeye çalış. Ama, bu arada senin gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa; onlarla da işbirliği yap!.. Yapmıyorsa, silkele at!.. Sen onu sırtında taşımak zorunda mısın?.. Beni sırtında taşımak zorunda mısın?.. Kimse kimseye hürriyetini vermesin!.. Hürriyet aziz şeydir. İnsan, ancak Allah'a kul olur. (05. 05. 1990 - İstanbul)
 

* * *
 

Hep duymuşsunuzdur, müslümanın cemaatle beraber olması tavsiye edilir. Cemaatten ayrılmama tavsiye edilir. Fakat, çok kimsenin bilmediği bir şeyi söyleyeyim: Toplulukla beraber olmak, cemaatten ayrılmamak, tefrikaya düşmemek, kalabalıkla beraber olmak demek değildir; hakla beraber olmaktır!.. Hakikatle beraber olmaktır!.. Tek başına olsa bile, bir kişi bile olsa, hakikatle beraber olan cemaattir. Hakikatten kopmuş, ayrılmış olan tefrikadadır. Yüzbinlerce de olsa, milyonlarca da olsa, milyarlarca da olsa tefrikadadır; bunu bilin!..

İnsanın hakla olması birlik ve beraberliktir; batılla olması tefrikadır. Amerika tefrikadadır. Rusya tefrikadadır. Dört milyar insan tefrikadadır, dünya üzerinde... Hakla beraber olan cemaattir. Koca bir şehirde hakikati bilen, gören, yaşayan ve tutan insan o... Odur cemaat!.. Koca şehir ahalisinin ondan gayri bütün fertleri, hepsi tefrikadadır; hepsi aynı şeyleri düşünseler bile... Bu gerçeği iyi bilin!..

İbrahim AS, putlara tapmadı, Allah'ın varlığını kabul etti; o, cemaattir. İbrahim AS'ın yaşadığı şehrin bütün ahalisi, akrabaları, babası, amcası --bilmem ne ise artık, o Azer denilen şahıs-- hepsi tefrikadadır. Onun için, hakkı bilmek ve hakla beraber olmaktır, asıl vazifemiz.

Hakkı sevmeyi öğrenin!.. Hakla beraber olmanın zevkini tadın; onunla beraber olmayı öğrenin... Bu ölçüyü alamazsa bir insan, bu hayatta onu çok aldatırlar... Bu ölçüyü alamamış insanı çok aldatırlar, çok kandırırlar. (05. 05. 1990 - İstanbul)
 

* * *
 

Türkiye dışından evlenin!.. Tayland'dan evlenin, Endonezya'dan evlenin, Etyopya'dan evlenin, Sudan'dan evlenin!..” Neden?.. Müslümanlar kardeş değil mi? Sen o kardeşinden nasıl haberdar olacaksın?.. Dilini bilmiyorsun, kültürünü bilmiyorsun, ülkesini bilmiyorsun, gelip gitmiyorsun... Nasıl haberdar olacaksın?.. Oturduğun zaman temennîler, dilekler, şeyler... Nasıl olacak bu birlik ve beraberlik?.. Kaynaşacaksın... Sudan'lı kızı alacaksın, Sudan'lı kayınpederin olacak, Sudan'da arazin olacak... Kalkacaksın, gideceksin, orada oturacaksın; orda bir koloni meydana gelecek. Ordan buraya göndereceksin.

İslâm Alemi'ni tanıyacaksınız. Her biriniz ve her birkaç kişiniz, bir grup teşkil edin; bir ülkeyi seçin, tanıyın!.. O ülkeyle canlı ilişkileriniz olsun.

İslâm ülkelerinden, her ülkenin başına bir hain getirilmiştir. Ülke onun hakimiyeti altına sokulmuştur. Müslümanlar birbirleriyle çarpıştırılmaktadır. Dışarıdan desteği yoktur. Alimler mağdurdur, hapislerdedir, idam edilir, yok edilir... Müslümanlar da öyle, koyun gibi sürü halinde dururlar. Yâni, yünlerinden istifade edileceği zaman, kırpılırlar; etlerinden istifade etmek gerektiği zaman, kesilirler; sütlerinden istifade etmek gerektiği zaman, sağılırlar...


Biz bu halkayı, bu zinciri, bu bukağıyı; boynumuza geçirilmiş, ayağımıza kolumuza geçirilmiş şeyi kırmalıyız! Bunları kırmamız lâzım geliyor. Bu da ilimle olur, hareketle olur, cevvaliyetle olur, dinamizmle olur... Olağan çalışmaların üstünde çalışmayla olur.

Köyünden başka yeri bilmeyen, şehrinden başka yeri bilmeyen insandan ne hayır gelecek?.. Yabancı dil bilmiyor, karşı taraftan haberi yok... Müslümanlarla uzlaşmamış, tanışmamış, işbirliği yapmamış, ticaret yapmamış... Onun malını al, Yahudi'nin malını alma!.. Müslüman kardeşinin imalatını al; Amerikalı'nınkini alma, Avrupalı'nınkini alma!.. Ticaret yapmasan, çökertirsin adamları... Savaş yapmaya lüzum yok ki, malını almasan çökertirsin. (05. 05. 1990 - İstanbul)
 

* * *
 

Haberleşme çok önemlidir. Birbirinden haberi olmayan insanları fenâ aldatırlar. Fenâ yenerler... Bizim Suud'dan haberimiz olmalı... Endonezya'dan, Malezya'dan haberimiz olmalı... Rusya'dan, Almanya'dan haberimiz olmalı... Amerika'dan haberimiz olmalı... Bu da basınla olur. En önemli araç, İslâm'a en güzel hizmet vasıtası basındır. Onun için, buna önem verelim!.. Ben de önem vereyim, ben de olanca gücümle katılayım; siz de olanca gücünüzle katılın!.. Çünkü, bundan daha mükemmel bir silâh bilmiyorum.

Basına giremezseniz, basın hayatını tadamazsanız; dünyadan haberiniz olmaz... Türkiye’den haberiniz olmaz... Olanlardan haberiniz olmaz, gelişmelerden haberiniz olmaz... Böyle geri kafayla da, İslâm’a hizmet edemezsiniz.

En hızlı çalışan hizmet vasıtası basındır! Bir anda, bir çok şeyleri değiştirirsiniz. Yazılar güzel olursa, candan olursa, çalışma ve hazırlama emek vererek olursa muhterem kardeşlerim; o zaman, en büyük eğitim orada olur!.. Siz kolejlere sahip olmazsınız; kurslara, müesseselere sahip olmazsınız; onların içindeki insanlara mesajı götürürsünüz... Siz, değişik düşünceli gruplarla belki diyalog kuramazsınız ama, sizin yayınınız onlara gider. Bakar; haklıysan, hak verir. Yâni, karşı gruplara mesajınızı başka türlü anlatamazsınız. Senin camiine de gelmez, senin kitabını da okumaz... O bakımdan, bunun en büyük hizmet olduğunu görüyorum. (05. 05. 1990 - İstanbul)
 

* * *
 

Güzel giyinin, güzel giyinmeye dikkat edin! Çünkü Allah kendisi güzeldir, güzelliği sever. Bir de siz İslâm'ı temsil ediyorsunuz, uzaktan görenler İslâm'dan korkmasınlar; bir müslüman nasıl olur, görsünler. “Bak işte giyimi güzel, hâli güzel, yüzü güzel, davranışları güzel, sözü güzel, yumuşak, tatlı, sevimli, sokulgan, ılık, hoş bir insan!” desinler. (30. 05. 1997 - Almanya)


* * *
 

Aman kütüphanenize her kitabı sokmayın!.. Evinize her adamı alır mısınız?.. Dükkânınıza her adamı bekçi koyar mısınız?.. Kasanızın başına her insanı kasadar olarak oturtur musunuz?.. Kızınızı her isteyene verir misiniz?.. Oğlunuza, sokaktan geçen her kızdan herhangi birini alır mısınız?.. Lütfen okuduğunuz kitabı iyi seçin!.. Sağlam alimlerin, müttakî alimlerin, hakîkî alimlerin kitaplarını okuyun! Lütfen bozuk kitapları okumayın!.. (09. 01. 2001 - Avustralya)


* * *
 

Dini lütfen ciddiye alın! Din bir garnitür değildir. “Olsa da olur, olmasa da olur.” diye, şöyle bir aksesuar değildir: Hayır! Din hayatın özüdür, esasıdır, amacıdır, gayesidir ve ahiret saadetini elde etmenin anahtarıdır, yoludur, vasıtasıdır. Dine önem vermezseniz, dünyanız ahiretiniz mahvolur. Ahiretin mahvolması demek, ebedî hayatın mahvolması demek... Dini ciddiye almak lâzım, dine ciddî olarak eğilmek lâzım, dini doğru öğrenmek lâzım!

Dinimize sımsıkı sarılalım! Dünyanın fânî olduğunu bilelim, ahireti, hesabı unutmayalım! Ölümün ansızın geleceğini hiç hatırdan çıkartmayalım! Hayırlı işler yapalım, arkamızda hayırlı eserler bırakalım! Şerli işler yapıp da ahirette sonu olmayan pişmanlığa düşenlerden olmayalım!..

Peygamberler komutanlardır; komutanlarımıza uyalım!.. Din alimleri seyyidlerdir, efendilerdir; onlarla oturup kalkalım, onların sözlerini dinleyelim! Cahilliği bir tarafa bırakalım, cahillerden yüz çevirelim!.. (29. 01. 1999 - Cuma Sohbeti - AKRA)


* * *
 

Projelerinizi Türkiye Cumhuriyeti hudutları içerisinde küçük projeler olarak düşünmeyin!.. Ortadoğu sizindir, Kuzey Afrika sizindir, hatta Afrika'nın tamamı sizindir... Asya'nın büyük bir kısmı sizindir... Güneydoğu Asya sizindir, Endonezya sizindir... Avrupa'nın bir kısmı sizindir. Ve eğer biz Allah'ın razı olduğu, Allah'ın dinini yayma, i'lây-ı kelimetullah için çalışmayı güzel yapabilirsek, Amerika da bizimdir... Dünya hakimiyeti müslümanlarındır!..

O bakımdan lütfen üç kuruşluk maaş için çalışan basit insanlar olmayın!.. Bu idealleri unutmayın!.. Bundan belki daha güzellerini siz düşünebilirsiniz. Hayallerinizi bir kere de serbest çalıştırın!.. Yâni bir sanatkâr gibi, bir ressam gibi, çizeceğiniz tablolara bir kayıt tanımadan, içinizi, arzularınızı dışarıya bir kere çizgilerle bir dökün!.. Nasıl bir dünya istiyorsunuz?.. (15 Mayıs 1992 - İstanbul)
 


 

 
 
« Son Düzenleme: 16 Nisan 2007, 16:25:07 Pzt Gönderen: mehmetd »
" İnsanlar bugün överler, yarın söverler "

Çevrimdışı kIvırcIk

  • Forum Aşığı
  • *
  • İleti: 318
  • Cinsiyet: Bay
    • http://www.kalbim.gen.tr
"Prof Dr. Esad Çoşan "
« Yanıtla #1 : 09 Mayıs 2007, 07:48:45 Çrş »
"14 Nisan 1938 yılında Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinde doğan Es’at Coşan’ın babasının adı Halil Necati Efendi, annesinin adı da Şâdiye Hanım'dır. İlk dinî eğitimini ailesinden gören Coşan, ilkolulu 1950 yılında İstanbul Vezneciler İlkokulu’nda, liseyi de 1956 yılında Vefa Lisesi’nde bitirerek aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi bölümüne girdi. Arap Dili ve Edebiyatı, Fars Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ile Türk-İslâm sertifikalarını alarak, 1960 yılında Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde açılan asistanlık imtihanını kazanarak, Klasik-Dinî Türkçe Metinler Kürsüsü'ne asistan olarak girdi.


Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlikte bulunan Coşan, 1965 yılında XV. Yüzyıl şâirlerinden olan "Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri" konusunda doktora tezi vererek "İlahiyat Doktoru" ünvanını aldı. 1967-1968 yılları arasında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu'nda "Türkçe ve Hümaniter Bilgiler" dersini tedris etti. 1973 yılında ise, "Hacı Bektaş-ı Veli, Makâlât" adlı doçentlik tezi ile doçentlik ünvanını aldı ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk-İslam Edebiyatı Kürsüsü'ne öğretim üyesi olarak tayin edildi.


1977- 1980 yıllarında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi'nde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. İki yıl sonra da 1982 yılında profesörlüğe yükseldi. Sosyal ve kültürel faaliyetlere daha fazla zaman ayırabilmek düşüncesiyle, 1987 yılında emekliliğini isteyerek üniversiteden ayrıldı.


Yurt içi ve dışında basın-yayın, eğitim, kültür-sanat, sağlık, sesli ve görüntülü yayıncılık gibi hayatın her sahasını kavrayan çok yönlü vakıf, dernek ve şirketin kuruculuğunu yapan Coşan, Mehmed Zahid Kotku Efendi'nin emri üzerine kurduğu "Hakyol Vakfı"nın çalışmalarıyla bizzat ilgilendi, muhtelif yerlerde şubeler açtırdı. Sanat ve kültürle ilgili çalışmalar yapmak üzere "İlim Kültür ve Sanat Vakfı"nı, sağlık hizmetleri için "Sağlık Vakfı"nı kurdurdu. Kadınların eğitimi ile ilgili olarak "Hanım Dernekleri"nin; çevre ile ilgili çalışmalar yapmak üzere "İlim, Ahlâk, Kültür ve Çevre Dernekleri"nin kurulmasını ve yaygınlaştırılmasını teşvik etti. 


Vakıflara ait harabe haline gelmiş bir takım eski yapıların tamiriyle ilgilendi, onların gayesine uygun olarak tekrar faaliyete geçmesini temin etti: Ahmed Kamil Tekkesi, Selami Mustafa Efendi Tekkesi, Şeyh Murad Efendi Dergahı, Kanuni zamanında yapılan ve şimdi Şadiye Hatun Teşhis Kliniğinin hizmet verdiği külliye.... gibi.


Eğitimin yaygınlaştırılması için basın ve yayın çalışmalarıyla ilgilenen Mahmut Es’at Coşan, Eylül 1983’de "İslâm" dergisini, Nisan 1985’de "Kadın ve Aile" ve "İlim ve Sanat" dergisini, daha sonra "Gülçocuk" dergisini, sağlık ve bilimle ilgili konularda ise "Panzehir" dergisi yayınladı. Kitap yayıncılığı için "Seha Neşriyatı" kurdurdu ve buradan çeşitli dini, edebi, tarihi, kültürel eserler neşredildi. Yayıncılığın geliştirilmesi, haftalık ve günlük yayınlara geçilebilmesi için çalışmalar başlattı ve “Ahsen” adlı bir matbaa tesis etti. Sesli ve görüntülü yayıncılık alanında da hizmet etmek amacıyla, 1992 yılında "Ak-Radyo (AKRA)" adı altında bir müessesenin kurulmasına  öncülük etti. 


Yurtdışındaki müslümanlarla diyaloğu sağlamak amacıyla "İskenderpaşa Turizm (İSPA)" adı altında bir seyahat acentası kurulmasına öncülük etti. İlmi seviyesi yüksek hocalar yetirştimek amacıyla İstabul'da, Ankara'da, Konya'da ve Bursa'da hadis ve fıkıh enstitüleri açtırdı. Buralarda İlâhiyat fakültelerinde okuyan veya mezun olan kimselere, özel hocalardan Arapça, hadis, tefsir ve fıkıh dersleri verdirilmesini temin etti.


Sohbetlerine yurt içinde yurt dışında büyük ilgi gösterilmesi ve çeşitli yerlere davet edilmesi, onun çok seyahat etmesine neden oldu. Avrupa'da, Kuzey Amerika'da, Afrika'da, Orta Asya ve Avustralya'da pek çok ziyaretler, vaazlar, sohbetler yaptı; eğitim proğramlarına katıldı.


Doğu dillerinden Arapça ve Farsça'yı, batı dillerinden de Almanca ve İngilizce'yi bilen Coşan, 4 Şubat 2001 yılında Avustralya'da geçirdiği bir trafik kazasında öldü ve Eyüpsultan mezarlığına gömüldü."

http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2719 'den alıntıdır.

Okumayı seven ve teşvik eden bir eğitmendi. Nur içinde yatsın.
İnadına GÖZTEPE !!!

Çevrimdışı dileklerperisi

  • Forum Delisi
  • *
  • İleti: 522
  • Cinsiyet: Bayan
  • her biten şafağın ardından bir yenisi başlıyor...
"Prof Dr. Esad Çoşan "
« Yanıtla #2 : 09 Mayıs 2007, 13:57:06 Çrş »
bildiğim kadarıyla eğer izin verilseydi Türkiye'de daha çok şeye vesile olurdu şimdide oğlu aynı faaliyetleri yurtdışında sürdürüyor. benim kuzenimde onu en çok seven insanlardan biri.
Kapatma gözlerini;
Çünkü sen kapattıkça gözlerini, ben gökyüzünü göremiyorum...
Ve ışık dökülmüyor başıma;
Korkuyorum...

Çevrimdışı mehmetd

  • Forum Tutkunu
  • *
  • İleti: 153
  • Cinsiyet: Bay
"Prof Dr. Esad Çoşan "
« Yanıtla #3 : 09 Mayıs 2007, 16:37:48 Çrş »
ES’AD COŞAN HOCAEFENDİ’NİN İSLÂM ANLAYIŞI



Es’ad Coşan Hocaefendi’nin içinden çıktığı aile ortamı İslâm’ın ahlâk ve muâmele boyutuyla yaşandığı bir vasattır. Anne ve baba tarafından dedelerinin, memleketleri Çanakkale’den İstanbul’a gelerek dönemin en yüksek medreselerinde zâhirî ilimleri tahsil etmiş, bu arada İstanbul’un en meşhur meşâyihinden olan Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî’den ya doğrudan ya da dolaylı olarak tasavvuf terbiyesi almışlardır. Bu tabiî atmosferi üzerinde bulundurduğu gibi bunun farkında da olan Hocaefendi’nin, İslâm anlayışının belirlenmesinde Gümüşhânevî’nin mânevî mîrâsını devam ettirmekte olan Mehmed Zâhid Kotku (rh.a.) ile ailesi vasıtasıyla tanışması da etkili olmuş olmalıdır.




Bir konuşmasında bu yönüne kendisi işaret ederek, “Biz hiçbir zaman, şerîatin dışında, Kur’ân-ı Kerîm’e aykırı, Sünnet-i seniyye’ye aykırı bir davranışı, küçük bir jesti bile tasvip etme zevkinde ve zihniyetinde değiliz” der. Bu açıdan kendisinin de çok koyu bir şer’-i şerîf bağlısı olduğunu söyler ve “hem de, bu böyle sonradan olma bir hastalık da değil; çocukluğumdan beri olan bir şeydir. İlkokul, ortaokul çağlarından beri böyle… Bu vasfım hiç değişmedi. (…) Tekkemizin müridleri terbiye kitabı Râmûzü’l-ehâdîs kitabı… Bunu okutan bir yerde yetişmiş olduğumuz için, hadisleri uygulamak, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerini uygulamak bize göre tasavvuf olduğundan; (…) şer’-i şerîfe bağlılığımız bizi tasavvufa götürdü” demektedir.




Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre, “Allah teâlâ, ilk insan topluluklarından beri her ümmete, doğru yolu gösterecek onları dalâletten kurtaracak haberciler, peygamberler, resuller, beşir ve nezirler göndere gelmiştir. Bu mübarek insanlar ana fikir olarak halklarına hep aynı gerçekleri söylemişler, yani ‘İslâm’’ı öğretmişlerdir.” Ancak zaman içerisinde “gaflet ve cehalet sebebiyle o ilâhî gerçekler unutulmuş, ya da tahrif edilmiş”, bunun karşısında “Allah mesajını tazelemiştir.” Her yeni peygamber, zamanın ve toplumun seviyesine göre eskiyi yenilemiş, geliştirmiş, şaşırma ve sapmaları gösterip düzeltmiştir. “Onun için insanların daima en son haberciye, en son mesaja uyması gerekir.”




Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (aleyhisselâm), Allah’ın bütün insanlara gönderdiği son peygamber ve onun getirdiği din son dindir. İslâm Dîni tüm insanları Allah’ın birliğini kabule davet etmiş; şirki ve teslisi, dinlerine sonradan sokulan yanlış inançları bırakmalarını insanlığa öğütlemiş; sevgiyi, kardeşliği, şefkati, adaleti, iyiliği, hayrı emretmiş; küfrü, zulmü, din istismarını, riyâyı, menfaatperestliği, haksızlığı, ahlâksızlığı, kötülüğü yasaklamıştır. Bu yüzden çağrısı ilâhî, doğru, haklı, güzel, doyurucu, yapıcı, birleştirici ve geliştiricidir.




“İslâm kâinatı yaratan Allahu teâlâ’nın mahzâ lûtfu ve rahmeti sebebiyle bize gönderdiği bir prospektüsdür; hayatı en doğru, en olumlu biçimde yaşamamız için, bize bahşedilen her türlü nimet ve imkânı en uygun ve en verimli tarzda kullanmamız için sunulmuş bir ‘kullanma talimatnâmesi’dir. O fıtrat dinidir, hayat şartlarına uygundur. Ona inanmadan, sımsıkı sarılmadan hayatın manası tam anlaşılamaz; çevre, tabiat ve kainatta uyum sağlanamaz, bahşedilen fırsatlar iyi değerlendirilemez; ömrün sonunda hem maddeten, hem de mânen pişman ve perişan olunur.”




İslâm sadece âhiret saadetinin değil, bir o kadar da, “dünya huzur ve asayişinin; ferdî ve içtimâî, millî ve beynelmilel terakkî ve başarının anahtar ve prensipleri”ni de içerir.




Hocaefendi’ye göre İslâm insanın vicdanına hapsolununamayacak kadar kıymetli ve hayatın bütün alanlarını kapsayan âlemşümûl bir dindir. “Din bir duygu ona kimse ilişmez” şeklinde yersiz, mantıksız bir din anlayışı İslâm’da yoktur.İslâm insanlık dinidir. Şahsın kendisine mahsus özel bir inanç sistemi olmaktan çok daha ötede ve çok daha yüksektir. Yalnız toplumla değil, dünya ile de ilgilidir. Uzayda da İslâm vardır.“Sadece manevî, ruhânî ve uhrevî bir âyinler ve ibadetler sisteminden ibaret değildir; aynı zamanda maddî, sıhhî, ailevî, içtimâî, beşerî, evrensel, iktisadî, ticarî, askerî, terbiyevî, ilmî ve kültürel… ahkâma sahip, gediksiz, eksiksiz, kusursuz bir sistemdir. Hayattan kopmuş, dünyayla, çevreyle, insanlarla beşerî faaliyetlerle ilgiyi kesmiş, içine kapanmış bir manastır dini değil; aksine, hayata, cemiyete, devlete, beynelmilel’e yönelmiş, onlar arasındaki münasebetleri tanzime yönelmiş ve dinamik bir nizamdır; tüm hayatı, Allah’ın istediği tarzda yaşama biçimidir; yüce ve asîl ilâhî yoldur.”




İslâm belirli ibadetlerin hayat tarzı haline getirilmesini asla istememekte hatta bundan sakındırmaktadır. Hayat bütünüyle bir ibadet alanıdır Hocaefendi bu bilinç ve bakış açısıyla hareket eder. O’na göre, fert ve cemiyetin mutluluğa ulaşması için “İslâm’ın belirttiği yüce prensipleri, İslâm’ın temiz ve âdil hükümlerini dikkate alarak, ilâhî bir vecd ile bir ibadet zevk ve şevkiyle” yapılmak gerekir.




Allah insanı yalnız ve yalnız kendisine kulluk etsin diye yaratmıştır. Kulluğun icabı sadece insan-Allah ilişkilerinde saklı değildir. Bu ilişkinin gereği olarak bir o kadar da insan-insan, insan-hayvan ve insan-çevre ilişkilerindedir. Hakk’ka olduğu kadar halka da hatta hatta diğer yaratıklara da karşılıksız hizmet bu dinin ana eksenini oluşturur. Hocaefendi’ye göre “halka ve hakka hizmet gerçek İslâm’la olur. Hasta beşerin şifa reçetesi ancak İslâm’dır; takvâsız insandan hiç kimseye hayır gelmez.” Her yerde mü’min ve takvalı insanı aramak gerekir. Fayda ancak ondan gelir. “Cemiyete ve beşeriyete takvâ ve ihsân temeline dayalı İslâm lâzım; hem içte hem de beynelmilel sâhada! İslâm’sız şu çirkef asrın hastalıkları tedavi olmaz, beşerin yaraları sarılmaz; İslâmsız insanlar birbirleriyle gerçek kardeşlik kuramaz. İslâmsız halklar arasında adalet ve hakkaniyet sağlanamaz; İslâmsız zulüm ve istismar, aldatma ve sömürme önlenemez; İslâmsız devlet çarkı doğru düzgün döndürülemez; İslâmsız halka gerçek hizmet götürülemez; İslâmsız kişi ruhen huzur, kalben itmi’nan ve ma’nen rahatlık bulamaz; İslâmsız saadet-i dâreyn sağlanamaz.”




Hocaefendi, bir bilim adamı titizliği ile İslâm’ın genel yapısına eğilindiğinde, onun sosyal ve toplumsal meselelere hayret edilecek kadar büyük önem verdiğinin görüleceğini söyler. Bu bakımdan İslâm öbür inanç sistemlerinden çok büyük bir farklılık arzeder. O’na göre İslâm bir bakıma topluluk için ve topluluk dini gibidir. O yüzden bir konuşmasında altını çize çize “İslâm toplum dinidir!” der.




Allah’a karşı büyük bir günah işleyen bir mü’minin, bu günahın affedilmesi için yapacağı ilk iş toplumsal bir yarayı sarmak, fakirleri doyurmak veya giydirmektir.




Orucunu bile bozan veya adam öldürenlere verilen bu tip cezalar bir tarafa, yaptığı yeminde durmayan bile böyle bir yolla kendini affettirme yönüne gidecektir. Kur’ân-ı Kerîm bu hususta; “…Bunun da kefareti ailenize yedirdiğinizin orta derecesinden on fakir doyurmak, yahut giydirmek, yahut bir köle âzâd etmektir. Bunlara gücü yetmeyen üç gün oruç tutar. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin kefareti budur…” der.İslâm servet-din ilişkisini sosyal hayata bu derece yaklaştıran bir dindir.




Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre İslâm, ferdi toplum için feda eden bir din de değildir. Toplumu oluşturan insanların mutlu, huzurlu, müreffeh ve kendisiyle barışık bir hayat yaşaması içindir sözkonusu olan. Kapitalizm insanı sermayeye ve patrona esir etmiş, Komünizm ise insanı topluma feda etmiştir. O’na göre her konuda dengeler kuran İslâm, aşırılıkları bertaraf ederek hem ferde, hem de topluma önem vermiştir. Hiç birisini ötekisine ezdirtmemiştir. Kısaca ifade etmek gerekirse, O’na göre İslâm, insan hayatının her ânını, her boyutunu ve her alanını ilgilendiren bir hayat sistemidir.




Yukarıda değindiğimiz gibi, Hocaefendi’ye göre, halka ve hakka hizmet gerçek İslâm’la olur. Topluma ve insanlığa takvâ ve ihsân temeline dayalı İslâm lazımdır. Burada takvâ ve ihsân temeline dayalı İslâm’dan kastedilen ise tasavvuftur.



iskenderpasa.com
" İnsanlar bugün överler, yarın söverler "

Çevrimdışı mehmetd

  • Forum Tutkunu
  • *
  • İleti: 153
  • Cinsiyet: Bay
"Prof Dr. Esad Çoşan "
« Yanıtla #4 : 10 Mayıs 2007, 10:48:15 Prş »
ES’AD COŞAN HOCAEFENDİ’NİN TASAVVUF ANLAYIŞI

Tasavvuf geleneğinin içerisinde yetkin bir şahsiyet olarak Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre, tasavvuf dinin özge, farklı bir yaşam şeklidir. O’na göre bir dînî hayat vardır bir de dindarâne hayat vardır. Dindar insanların içinde de bir meşrep, tarz, özge bir düşünce ve yaşam biçimi vardır ki o tasavvuftur.

O’na göre tasavvuf, iki cihan saadetinin anahtarıdır. Ancak bu tasavvuf, İslâmî ve Kur’ânî; şerîate tam tamına bağlı olan gerçek tasavvuftur. Zira tasavvufun çeşitleri çoktur; yerlisi-yabancısı; İslâm öncesi-İslâm sonrası; sahihi-sakatı; şer’îsi-rafızisi; şerîate uygunu-aykırısı; doğrusu-eğrisi; hakîkîsi-sahtesi; tahkîkîsi-taklîdîsi; tatlısı-acısı; sevimlisi-sevimsizi; nurlusu-nursuzu; gelenekseli-moderni; huşulusu-fantazîsi; takvâlısı-lâubalisi; klasiği-folkloriği; tarihîsi-sosyetiği; ihlâslısı-göstermeliği… vardır.

Hocaefendi’ye göre tasavvufun iştigal sahası, Allah’ı sevme ve O’nun sevgisini kazanmadır. Bu ölçülerle düşünüldüğünde, İslâm tasavvufu İslâm’ın özü ve ruhudur. Menşei, Kur’ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîfler ve Hz. Peygamber ile ashabının hayat tarzlarıdır.

Tasavvufun bir çok tarifinin yapıldığını, her sûfînin kendi kavrayış ve meşrebine göre bir tanımlamaya gittiğini belirttikten sonra Hocaefendi, efrâdını câmî ağyârını mânî şu tarifi yapar: “Tasavvuf Hâlık’a itaat, mahlûka şefkattir.” Mahlûka şefkat, Hâlık’a itaatin zorunlu bir sonucudur. Tasavvuf diğerbinliktir, merhamettir, muhabbettir, hizmettir, samimiyet, ihlâs ve hikmettir; kalp temizliği, irfan yüceliği ve amel-i sâlih üreticiliğidir; güzel hâldir; taşa karşı gül, zehire karşı panzehirdir.

Hocaefendi’ye göre tasavvuf sayesinde insan ahlâkî, sosyal ve estetik olgunluğa ulaşır. Ulvî ideallerle yoğrularak hayatı anlamlı yaşar. Birlik, beraberlik ve sevgi duygusuyla kucaklaşır. O’na göre tasavvuf dünyadan uzak, insanlardan kopuk, münzeviyâne bir yaşantıyı asla kabul etmez. İnsanların içerisinde olup verdikleri sıkıntılara tahammülle onlara hizmet etmek ferdî ibadetlerin erdiriciliğinden çok daha etkilidir.
Hocaefendi, tasavvufun, iki kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet ölçülerine uymayan taraflarının her zaman tenkid gördüğünü, reddedildiğini, böyle bir anlayışı reddedenlerin başında da kendisinin geldiğini her fırsatta vurgulamaktadır. Bir aksiyon insanı olarak bizzat kendisinin tasavvufu Allah’ın rızasına uygun hayat tarzı olarak algıladığını, ille mutasavvıf olacağım diye yola çıkmadığını, yola Allah’ın rızasını kazanmak için çıktığını, o yolun nereye götürürse kendisinin o olduğunu belirtmekte ve bu ana ölçüye göre; “Mutasavvıfsam mutasavvıfım; fakihsem fakihim; softaysam softayım; yobazsam yobazım kim ne derse desin. Evet, isterse ‘softa’ desinler; isterse ‘yobaz’ desinler; isterse ‘gerici’ desinler, bana ne! Ben Allah’ın rızâsının nerede olduğunu anlayabilirsem, sezebilirsem ona uymaya çalışırım. Gerisi vız gelir! Benim çıktığım hedef, vardığım nokta, görüntüm ne? Bilmem, eğer tasavvufsa tasavvuf o işte. Ama tasavvuf öyle değil de, başka bir şey ise, o zaman ben de mutasavvıf değilim. O zaman ben buyum; o değilim. Çünkü bize Allah’ın emrettiği, Kur’ân’a uymaktır. Bize Allah’ın emrettiği, Resûlullah’a uymaktır” demekle tam bir melâmet neş’e ve neşvesine sahip olduğunu göstermektedir.

Melâmet “kınamak” anlamına gelir. Melâmet düşüncesinin iki temel ilkesi vardır. Birisi kişinin ibadetlerini kusurlu ve eksik görüp kendisini kınaması; ikincisi insanların onu eleştirmesinden korkmamasıdır. “…Ve kınayanın kınamasından korkmazlar” âyeti bu ikinci ilkeye işaret eder.

Melamet, bütün tarikatlarca benimsenen bir anlayış, neş’e, meşreb hatta mânevî bir makamdır. İslâm âleminde akâid ve hukuk sistemlerinde bir takım mezheplerin zuhur etmesi gibi tasavvufî düşüncede de bazı ekol/mektepler ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri “Bağdat Tasavvuf Ekolü” diğeri ise “Horasan Melâmet Ekolü”dür. Bütün tasavvufî fikirlerini âyet ve hadisle ölçen ona göre kabul veya reddeden, bakâya, farka, isbata, temkine, sahva, huzura, mârifete, istikâmete, elinin emeği ile kazanmaya (kesb) önem veren, telakkilerini çok dikkatli cümleler, ölçülü sözler ve ilmî tavırlarla ortaya koyan, imkan nisbetinde “sekr ve telvin”den kaçınanlar Melametiyye’yi; fenayı, cem’i, mahvı, telvini, cezbeyi, sekri, galebeyi, gaybeti ve kerâmeti ön planda tutan, duygu ve düşüncelerini hiçbir kayda tâbî kılmaksızın tam bir düşünce serbestisi içinde ortaya koyanlar da Bâyezid-i Bistâmî’ye nisbetle “Tayfûrî ve Bağdâdî”leri meydana getirmiştir.

İşte bu anlayış içerisinde meşbu bulan Hocaefendi’nin ibadet anlayışını kendinden dinleyelim: “Normal olan ibadetler sevabdır. Ama bir insan, ‘Ben ibadet yapıyorum!’ diye kendisine bir emniyet gelirse, bir gurur gelirse, bir bölürlenme gelirse, bir rahatlık ve rehavet gelirse, bir garanti duygusu gelirse, sevab değil günah bile kazanabilir. Buna ibadette mağrur olmak diyoruz. Mağrur olmak, kibirli olmak manasına değil de; aldanmak demek. Arabça’da, mağrûr, aldanmış; gurûr, aldanma demek. Yani bizdeki gibi, kibirlenmek burnu büyük olmak manasına gelmiyor. İbadetine mağrur olmak, ibadetine aldanmak… Niçin aldanıyor insan? Genel olarak ibadetini sevablı sanıyor da ondan dolayı aldanıyor. Mühim olan Allah’ın rızâsını elde etmek, Allah’ın rızâsını elde edemediğin zaman ibadet dahi telef olabiliyor.”

Hocaefendi’yi anlatırken ilerleyen sayfalarda genişçe yer vereceğimiz hususiyetlerini ve faaliyetlerini yerli yerinde değerlendirebilmek için melâmet anlayışını ve temellerini iyi kavramak icab eder.

Hocaefendi’ye göre, elmanın dışı ve içi olduğu gibi, dinin de bir zâhirî, bir de bâtınî yani iç yapısı vardır. Din kitaplarının bir kısmı formeldir, şekilcidir. Namazın nasıl kılınacağını, abdestin nasıl alınacağını anlatır. Görünüş itibariyle bunlara çok iyi riâyet edilebilir, “zarf çok güzel olabilir ama, mazruf, zarfın içindeki iyi olmayabilir. Tasavvuf içe önem veriyor, için güzel olmasına önem veriyor.” Dinin özüne, kalbe bakıyor. “Dış şekil itibariyle, formel olarak bir şey güzel görünebilir. Ama içinden güzel olmayabilir. Birisi size çok saygı gösteriyor gibi yapabilir, önünüzde reverans yapar, tebessüm eder; ama azılı düşmanınız olur, arkanızı döndüğünüz zaman sizi çelmeleyecek veya hançerleyecek olabilir. Demek ki dışı güzel ama içi güzel değil…” Hocaefendi’ye göre iç güzelliğine önem veren tasavvufun bu iç güzelliği lâik bir iç güzelliği değildir. İnanca dayanmayan, pozitivist ve Sokrates’in ahlâkı gibi değildir. “İnanca dayalı, Allah’a inanmaya ve Allah’a hesap vermeye yönelik bir samimiyet içindeki bir güzel ahlâk”tır. Dinî olduğu için de tasavvufun ilk meselesi Allah’a inanmak, Allah’ı bulmaktır. Buna tasavvufun verdiği tabir de ma’rifetullah ve irfandır.

Es’ad Coşan Hocaefendi, ecdâdımızın İslâmiyet’i kabûlünün sıradan ve sosyal ve coğrafî şartlar dolayısıyla tesâdüfî bir kabul olmadığı görüşündedir. Onlar mevcut bütün inançları tanıyıp, tadıp tercih ederek müslümanlığı seçmişlerdir. O’na göre ecdâdımız tasavvufla yoğrulmuştur. Milletimiz dindar ve mutasavvıf bir millettir. Kültürümüzde, mimarîmizde, konuşmamızda, edebiyatımızda, örfümüzde, âdetimizde tasavvufun tesiri vardır. Osmanlı halkıyla, münevveriyle hatta padişahlarıyla mutasavvıftır.

Hocaefendi, kim ne derse desin, kim ne tutum takınırsa takınsın tasavvufî anlayışın toplum olarak bizim genlerimize işlediğini vurgularcasına, 1993 senesinde Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiği bir konferansta; “Bu, sadece halkın arasında kalmış bir şey de değil… Son zamanlarda bizim devlet idaresi de mutasavvıflaştı, dervişleşti. Geçen seneki [1992] kültür yılı, Yunus Emre Yılı oldu. Bu sene [1993] Ahmed Yesevî Yılı oldu. Bir seneyi bir mutasavvıfın anısına tahsis ediyoruz” dedikten sonra Mevlânâ (ve Hacı Bektaş Velî) ihtifallerine reisicumhurların katıldığını zikretmektedir.

Hocaefendi’ye göre, tasavvuf aslı ve esası Kur’ân ve Hz. Peygamber’in sünneti olduğu halde bu, ayrıntıda katı ve yeknesak bir tarz da değildir. Mutasavvıf olup da, bölgeleri farklı olduğu için farklı görünümler arz eden ülkeler vardır. Bu çerçevede Hindistan’daki tasavvuf ile Kuzey Afrika’daki tasavvuf, Tunus’taki, Cezayir’deki, Yemen’deki, Orta Asya’daki tasavvuf hiç aynı değildir. Fakat bütün bunların üstünde İslâm tasavvufunun başka tasavvuflardan çok net ve bâriz bir farkı vardır. İslâm tasavvufu Batı mistisizmine, Hint mistisizmine, Yunan panteizmine benzemez. Çünkü kaynakları çok farklıdır. Farklı kaynaklarla farklı müesseseler oluşmuştur. Müşterek kullanılan kelimeler bile her yerde aynı değildir. Harfler bile farklıdır. Bizim “v” harfimizle, Arab’ın “v” harfi farklıdır. Ancak bütün bu farklı tonlarına rağmen tasavvuf gerçek ihtiyacı karşıladığı için o ihtiyacı duyan herkes, bu müesseseye yanaşmaktadır.

Hocaefendi’ye göre, İslâm’ın, hayat dini olduğunu, toplumsal tarafı çok kuvvetli olan bir din olduğunu kaydetmiştik. O’na göre gündelik hayat ve İslâm’ın bir özge yaşayış biçimi olan tasavvuf her zaman iç içe olmuştur. İslâm’ın üretmiş olduğu değerler sistemi içinde zaten ruhban bir sınıf yoktur. Şeriat ile hakikat veya başka bir deyişle zâhir ile bâtın, bir arada ve gönül gönüle yaşamışlardır. Bu gönül gönüle oluş toplumsallığın mahiyeti açısından da önemli bir etkendir. Tasavvuf dün olduğu gibi bugün de hayatla candan ilişkilidir. Tasavvuf, toplumun kamu değerlerinin özü ve özeti olan ahlâkın okuludur. Öğrenmek zekânın yapmak ahlâkın işidir. “Toplum arasındaki münasebetleri düzenleyen konuya ahlâk denildiğini” söyler Hocaefendi ve “ahlâk, toplumun bir kurumudur, insanlar arasındaki münâsebetleri düzenler. İşte tasavvuf, o toplum münâsebetlerini en güzel, en fedâkâr, en hasbî, en menfaat duygusundan uzak şekilde düzenleyen bir eğitim verdiğinden, bugün de sevilmektedir” diye devam eder. O yüzden Hocaefendi bu olguyu vurgulamak için konuşma/konferans başlıkları olarak Tasavvuf ve Hayat’ı seçmiş, kitap ismi olarak İslâm, Tasavvuf ve Hayat’ı tercih etmiş, bu çerçevede yazılan kitaplara sık sık atıflar yaparak tavsiyede bulunmuştur.O, Süfyân-ı Sevrî’nin “Horasan’da ezan okumak, Mekke’de ibadete dalmaktan daha üstün ve daha fazîletlidir” sözüyle beslenmiş bir anlayışın katıksız bir temsilcisidir.

Tasavvufa bakışını ve tasavvuf anlayışını ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız Hocaefendi -ki O, bir tarif ortaya koymak iddiasında değildir. Nazariye geliştirme peşinde hiç değildir. O, hâli yaşayan bir îman ve aksiyon adamıdır. Tasavvufu tarif etmek için bir şeyi şuurda zaptetme endişesinden uzaktır.- Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Hazretleri’nin Câmiu’l-usûl isimli kitabındaki “Bütün tarîkatları inceledim. Bütün tarîkatlarda müşterek olan esas hizmet’tir” sözünden hareketle her tarîkatın kendine göre ince farkları olduğunu ama, bütün tarîkatlarda ortak olan, müşterek olanın hizmet olduğunu vurgulayarak aslında bütün görüşlerinin ve hayat anlayışının özetini vermektedir.

iskenderpasa.com
 
" İnsanlar bugün överler, yarın söverler "

Çevrimdışı Cihangir

  • Forum Heveslisi
  • *
  • İleti: 69
"Prof Dr. Esad Çoşan "
« Yanıtla #5 : 18 Ekim 2007, 12:19:56 Prş »
devlet ve siyasetle ne ilgisi var bu insanların anlamadım...
Ne tükenmez hazinesin ey dil!
Ne devasız bir dert..!

Çevrimdışı ersin1453

  • Artık sende "biz" densin..
  • *
  • İleti: 2.817
  • Cinsiyet: Bay
  • кαℓвιм ѕαнιρѕιz ∂єğιℓ
"Prof Dr. Esad Çoşan "
« Yanıtla #6 : 26 Ekim 2007, 23:27:26 Cum »
imzanın senle ne kadar alakası varsa
bu adamında isyaset ve devletle o kadar alakası var
İnsan Ya Hayran Olur Bana Ya Düşman.
Ya Hiç Yokmuşum Gibi Unutur,Ya Da Çıkmam Aklından


BaNa GeLiŞiN BiR LüTuFTuR

Her söze bir lafım var, her soruya verilecek cevabim.
Lakin bir lafa bakarım laf mi diye, bir de söyleyene bakarım adammı diye

Çevrimdışı saricadi

  • K A L B İ M
  • *
  • İleti: 3.382
  • Cinsiyet: Bayan
"Prof Dr. Esad Çoşan "
« Yanıtla #7 : 27 Ekim 2007, 01:06:09 Cts »
arkadaş neden ısrarla dini içerikli konular paylaşıyor.. ben de bunu anlamadım..
BEN SANA YÜREĞİNİ ESİR EDEN KÖLE MİYİM..!?!